Başlığı böyle seçtim, çünkü böyle bir hashtag akımı var,
çünkü lohusa farkındalık haftası bu hafta. Yoksa lohusayken sen sen değilsin,
farkında falan hiç değilsin.
O buz gibi ameliyathanede üstüne öküz oturmuş gibi hissedip,
içinden çıkan keseyi yardıktan sonra duyduğun o ağlama sesinden sonra başlayan
ve ne zaman biteceği, nasıl geçeceği kestirilemeyen döneme lohusalık denir. Ne
olduğunu bilmiyorsunuzdur diye tanımı da yapıştırdım, by the way.
Lohusalığı lohusalık yapan yegane element “elalem” denilen
varlık, kişi, kurum veya kuruluşlar. Bu elalem içine akrabalar, komşular,
dıdının dıdısı, senden daha önce doğum yapmış, yapmamış ama mutlaka sana
verecek aklı olan iyi niyetli bilir kişiler, içi geçmiş teyzeler, klişe team,
seninle aynı dönemde doğum yapıp sidik yarıştırmak amaçlı “hatır” soranlar
dahildir.
Şu anki aklıselim halimle lohusalık halimi bir araya
getirebilecek olsam, kendime öyle sıkı sarılır, öyle sevgi dolu gözlerle bakar
ve öyle yüreklendirici konuşurdum ki kendimle, etrafımdaki tüm "iyi
niyetli" figüranlar iyiliklerinden utanır yerin dibine girerdi.
Mesela ben doğum yaptığım gece, lohusalığın ilk gecesi,
hastanede yanımda sadece annem ve kocam olsun istemiştim. Ama yookk daha
hastane odasına geçtiğin an herkes rengini belli etmeye başlıyor. Evet, üçüncü
bir kişinin yanında kan revan içinde bedenim ve delice acıyan canımla, batan
dikişlerimle, ilaç kokan çişimi yapmak zorunda değildim, istemedim ve yapmadım,
yapamadım da. Zaten yeterince kötü hissediyordum, zaten korkuyla dolu bir
geceydi, tutacağım o el benden çalınmış ve fikrim sorulmamıştı. Hayır, doğum
yapan benim yani. Empati please. Ha, şimdiki aklımla, dedim ya, sonunu
görüyorum, deneyimim var, her şeyin geçtiğini biliyorum ve nerede ne şekilde
cevap vereceğimi, yani en azından fikrimi dile getirebilmeyi bilirdim. O zaman
diliminde dünyanın sonu olduğu ve kimse beni anlamadığı için kabullenilmiş bir
çaresizlik içinde sadece kendi kendimi yiyerek, katlanılmaz çilelerimi
çekiyordum. Şu an buna gerçekten gülüyorum. Ve o an buna gerçekten anıra anıra
ağlıyordum. Aynı bedende iki gerçeklik. Bunu okuyan anneler, hatıralarını
tazeleyip içten içe yine aynı kişilere sövecek sonra da ana dönerek aynı benim
yaptığım gibi o günlerine gülecekler.
Bir lohusaya akıl vermemekten daha öte yapabileceğiniz bir iyilik var, ondan uzak durmak.
Boru değil, kesilip biçilmişsin, yanında nasıl tutacağını
dahi bilmediğin, sana emanet, sana muhtaç bir bebek var. O an bir şey
bilmiyoruz diye tek tek kendi doğum tecrübelerinizi, tedahülden kalkmış
fikirlerinizi anlatmanız ruh sıkmaktan başka bir şeye yaramıyor. Hiçbir lohusa
elinde defter, sizin değerli fikirlerinizi not alıp hemen bebeğine uygulama
kalkışmıyor. Kalabalık etmeyin gözünüzü seveyim. Ey elalem, gölge etmeyin başka
ihsan istemeyiz. Bırakın yapa boza, döke saça öğrenelim, bırakın dilediğimizce
ağlayalım dilediğimizce gülelim, zorla iyi görünmeye çalışmayalım, zorla sizi
ağırlamaya ve dandinlemeye, ikramda bulunmaya çalışmayalım, cevabını
öğrendiğinizde başınızın göğe ermeyeceği klişe soruları cevaplamayalım,
sütümüzün miktarı, bebeğimizin kilosu bilgileri bize kalsın, bırakın eltinizin
de geçenlerde olan bebeğinin kakasının kıvamını öğrenmeyiverelim zira
iticiliğinize iticilik katıyorsunuz cicim.
Kendimi dahil, annem hariç herkesi öldürmek istedim. Bir kere kendimi fiziksel olarak hiç bu kadar iğrenç hissetmemiştim. O eski pantolonlarıma kollarım ancak girerdi. Zaten tek kostümüm meme uçları ıslanmış, omzu kusmuk kokan uniforma pijamalardı. Instagrama girip, saten gecelikleriyle, çelenk gibi kafalarıyla, her şey yolundaymış gibi mutlu mutlu poz verip fotoğraf paylaşan kezbanlara da, emzirdikçe kilo verdiğini yazanlara da sövüyordum. İçinde bulunduğum durum geçmeyecek gibiydi resmen, kabustu.
Doğumdan birkaç hafta geçmişken bizi ziyarete gelen ofis
arkadaşlarım bana kendimi iyi hissettirmişti, kalkıp bir kot giyip -ki kota
nasıl girdiğimi bir Allah bir ben bilirim- bir de rimel sürmüştüm. Pijamalardan
sonra o halim iyi gibi gelmişti ama arkadaşlarımı görünce içten içe onların
arasında sınıfın çirkin ve şişman kızı gibi hissettim. Sanki hepsi içten içe
benden iğreniyor ama acıdıkları için yüzüme iyi davranıyorlardı. Evet,
lohusalıkta hayal gücünün sınırı yoktu. Her şeyin her zaman tek ihtimali vardı:
en kötüsü. Arkadaşlarım gittikten sonra kotu çıkarıp pijamaları giydim tekrar.
Vakumlu yorgan gibiydim, pantolon her şeyi kamufle etmiş, çıkarınca poff diye
tüm acı gerçekler ortaya dökülmüştü adeta. Dolan pedi, şişen göğüs pedlerini
çıkarıp, yenilerini taktım, tuvalette ağlaya ağlaya kendime kızıyordum bunları
yaparken, giyinmek senin neyine? Sen artık doğum yaptın. Sen artık evdesin, sen
artık hiçbir şeyi hak etmiyorsun ve sen bu halinle aldatılmaya mahkumsun.
İçmek istiyorum? Hayır, emziriyorum, küçük meleğime zarar
veremem. Uyumak istiyorum? Hayır ben uyursam kızım boğularak ölebilir. İlk
hafta özellikle ne zaman içim geçse sıçrayarak kalkıyordum. Rüyamda kızım
kaçırılıyordu, elimden düşüyordu. Ve rüyalarımın da bir işaret olduğunu
düşünerek beşiğe koşuyordum. Uyuyan çocuğu uyandırmışlığım var. Oh, neyse
yaşıyormuş diye rahatladım her seferinde. Şimdi de aynı korkularım var ama çok
şükür daha insani biçimlerde oluyor. Mesela yürümeye çalışırken düşüp başını
vurma ihtimalini düşünüyorum. Gökdelenden uçma, sokakta kaybetme, bebek
arabasını yokuş aşağı sürerken kaçırıp yetişememe gibi ihtimaller pek düşmüyor
aklıma. İyileşiyor insan kızlar, valla bak.
İyileşmek diyorum çünkü bu uç düşünceler ancak bir hastanın aklına düşebilir.
Annemi her zamankinden daha çok istiyorum, kucağına yatıp
ağlamak istiyorum, çocukluğuma dönmek istiyorum, bütün bu olanlar neden oldu,
anlamıyorum.
Ben çocukluğuma dönmek isteyedurayım, herkes benden daha
lohusa. Oturup muhabbet etmemi, güler yüz göstermemi bekliyorlar, gidip yatmak
mı istiyorum, salonda durmak istiyor muyum düşünmüyorlar, düşünmediler. Hep
"ayıp olmasın" diye diye ayıbın büyüğünü biz yedik.
Hamileyken odak noktası olan sen, ameliyathaneye girdiğin
andan itibaren tüm önemini kaybettin zaten, kapıda seni annenden başka bekleyen
yoktu, herkes bebeğe odaklanmıştı, görünmez olmuştun, iyi misin diye soran kaç
kişiydi? Ay burnun çok şişmiş, bu kilolar 8 ayda anca gidermiş, ikinci ne
zamanmış, aynı babasıymış, hayırdır gerginmişsin biraz bugün. miş miş miş, muş
muş muş. Ay bu çocuk aç, hadi emzir, üşüdü giydir, terledi soy, ver o da
sevsin, bu da öpsün. Ay neyse bu kısımları hatırlamak istemiyorum. Resmen dark
side of the moon.
Ve şu aldatılma konusu. Şimdiki bakış açımla şöyle
düşünebiliyorum, biz kadınlar o anki halimizden nefret ettiğimiz için, sanki
erkek olsak biz kendimizi aldatabiliriz ya, öylesine paspal, öylesine
dişilikten uzağız ya hani, bunları yaşamışcasına bir acı çekiyoruz. Naçizane
tavsiyem, bu konuyla ilgili hiçbir şey okumayın, hiç kimseyle de konuşmayın.
İnsanlarda karşısındakinin endişesinden, zayıflığından beslenmek gibi zalim ve
kalleş bir özellik var maalesef. Size öyle bir şeyin olmayacağından bahsedip,
hatta size bunun garantisini bile verip ama alttan ama inceden bir kurdu da
düşürebilirler sinsice. Bunu ben yaşamadım, çünkü bu kadar özel bir konuyu
paylaşma taraftarı değilim. Ama açıp üçüncü sınıf forum sitelerini bile okudum.
Noktalamadan dahi bihaber insanların yazılarını ciddiye aldım, kendimi yedim!
Telefon kurcaladım, osuruktan nem kaptım. Gözünüzü seveyim yapmayın. Çünkü
mutlu anne mutlu bebek. Mutlu olmasanız da çıldırmazsınız en azından. Çünkü siz
aslında o adamı baba yaptınız ve ona evlat sevgisi tattırarak gözünde
sevgiliden öte kutsal bir yer de edindiniz. Bundan sonrasını bir kendisi bir
Allah bilir, vicdanlı ve dürüst bir adamı eş olarak seçtiyseniz, onun iyi
yanlarını ve sizinle olabilmek için verdiği uğraşları az da olsa hatırlamaya
çalışıp kendinizi nolur itin g.tüne sokmayın bu kadar. Adam aynı adam sonuçta
(hepsini kendimden biliyorum, argo üsluplar için kusura bakmayın, lohusalıkta
küfretmek caizdir).
Daha fazla dolmasak mı? (yeni doğum yapıp okuyanlar
olabilir, biliyorum) Geleyim mi bardağın dolu tarafına?
Sevgili lohusa kardeş!
Üzülme, dik dur, geçecek. Yani üzülme derken, üzül hobi
olarak, ama bil. Geçeceğini bil.
Kızdın mı, dile getir, gerekirse küfret yani. Üzüldün mü, ağla. Yatmak mı istiyorsun, yat. Seni eleştiren eleştirsin. Gelmelerini istemiyor musun, ertele. Hayır de. Dünyanın en geçerli sebebin var.
Emzirirken vermesen de, o ele avuca gelince hoplaya zıplaya
da olsa, peşinden koşarak da olsa elbet vereceksin kiloyu. Bebeğine vereceğin
en değerli şey anne sütü, onu emzirmek için canın ne istiyorsa ye, iç. Normalde
kendini kısıtlıyordun ya, şimdi koyver gitsin. Fırsat bu fırsat göm nutellayı.
Hayatın hangi evresinde bu denli kendini ödüllendirebilirsin ki başka? Yaşını
bir geçsin hele o zaman tutarsın boğazını.
O büyüdükçe sen küçüleceksin:) O büyüdükçe seni tanıyacak,
sen ona alışacaksın ve beraber harika zaman geçirmeye başlayacaksınız. Hem
bütün bu durumlar karşısında seni sarhoş eden kokusu var, sınırsızca içine
çekip güç alabileceğin...
Tüm hamilelere, lohusalara ve bu süreçleri atlatmış güzel
annelere sevgiler.
