31 Aralık 2010 Cuma

Sevgili Noel Baba

Sevgili Noel Baba, 
Yılın son günü. Son saatleri. Ben birazdan hazırlanmaya başlayacağım. Gitmeden önce yılın son yazısını yazmak istedim. İşte sana mektubum.
Geçen sene kandırdın beni Noel Baba. Olmadı. Kızgınım sana. Hem de kırgın. Çok güzel bir partiyle kandırmıştın beni. Geçen yılın bu gününde hummalı bir hazırlık içindeydik arkadaşlarımla. En yakın arkadaşlarımla. Her yıla beraber girmek isteyeceğim kardeşlerim... Etrafımda dostlarım, yanımda da canım sevgilim vardı.
Ee, Noel Baba? Hani yeni yıla nasıl girersek öyle gidiyordu hep? Nerede onlar şimdi? Neden yoklar yanımda?
Borçlusun bana şimdi. Çok şey istememiştim senden geçen yıllarda. Sevdiklerimi yanımda istemiştim sadece. Sen ne yaptın? Hepsini aldın, dağıttın, paramparça olduk.


Bu sene bana mutluluk borçlusun sevgili Noel Baba. 
Yepyeni bir hayat veriyorsun ya bana bu yıl, yeni bir iş, yeni arkadaşlar, yeni planlar.... O zaman bana benden aldıklarını unutturacak şeyler yaşatmak zorundasın bu yıl. Bu benim hakkım.

Geçtiğimiz yılın şu son döneminde bana kendimi tanıma şansı verdin, bambaşka yeteneklerimi keşfettim. Şimdi yapman gerekeni biliyorsun sevgili Noel Baba. Bunları hayata geçirmem için kapıları açacaksın bana.
Artık inanmak istiyorum her şeyin güzel olacağına. Pozitif enerjimi gönderdim bak evrene gerisi senin artık.
Öyle ev, araba falan istemiyorum senden.
Ama, şöyle Peter Krause gibi biri ile tanışmak fena olmazdı hani, o da aklında bulunsun.
Bu sefer istemiyorum karaktersiz, güçsüz ve ana kuzusu insanları.
Bu yıl, benim için gerçekten yeni bir yıl. Sadece tarih değişmiyor. Çok radikal.
Söyleyeceklerim bu kadar sevgili Noel Baba.
Herkese, yine de, sevgilerimi gönder. 


13 Aralık 2010 Pazartesi

Bir Kadın Portresi: Afife Jale

Babası onun tiyatrocu olmasına karşıydı ve Afife'nin oyuncu olmasını hafiflik olarak görmekteydi. Afife evden ayrı yaşamak zorunda kaldı. Bu arada Darülbedayi'deki ücretli görevine de son verildi. Güvencesiz ve parasız kaldı. Yaşadığı sıkıntılar nedeniyle şiddetli baş ağrıları çekmeye başladı. Doktoru morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlışlık yaptı ve Jale morfin bağımlısı haline geldi. Yaşamının son yıllarını Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde geçirdi ve 39 yaşındayken burada öldü.


Hicaz makamındaki o Selahattin Pınar bestesindeki gibi, "Bir bahar akşamı", rastlaştılar. İstanbul Kuşdili çayırında... Hafız Burhan konserinde... Selahattin Pınar, üstadın arkasında tambur çalıyordu. Nicedir saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biriydi. Afife Jale ise Darülbedai'de sahneye çıkarak "Tiyatrodaki ilk Müslüman kadın oyuncu" olarak tarihe geçmiş, ancak tiyatro zaptiye tarafından basılınca kapı önüne konulmuştu. İşsiz, sahnesiz ve kimsesizdi.
Acısını yatıştırıcı haplarla dindirmeye çalışıyordu. İkisi de 25 yaşındaydı. Belki de güftedeki gibi "İçimde uyanan eski bir arzu/ dedi ki
yıllardır aradığım bu/ şimdi soruyorum büküp boynumu/ Ah, daha önceleri neredeydiniz" dediler. Ve evlenmeye karar verdiler. Gençliklerini acılar içinde harcamışlardı.
Evlenince hayat boyu ıskaladıkları her şeyi birlikte yapmaya çalıştılar.
Evde saklambaç oynadılar. Bahçede enginar yetiştirip yarıştırdılar.
"Bir çocuk resmi" kıvamında şiirler yazdılar. Pınar çaldı; Afife dinledi. Ancak güzel günler uzun sürmedi. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordu ve tiyatronun boşluğunu uyuşturucularla dolduruyordu. Suriyeli bir eczacı onu morfine alıştırmıştı. Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife... Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu.Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu. Çırpındılar, bu gidişi geri çevirebilmek için... Olmadı! Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi oldu. Bunun üzerine Afife, "Terk et beni" diye yalvardı ona... "Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim" dedi. Pınar, 6 ay sonra Afife Jale'yi terk etti. Şimdi ikisi için de en kötü yıllar başlıyordu. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aşevlerinde karnını doyururken ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağladı. Ayrılık acısını yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pınar ise hiç birlikte yatmayacağı bu kadından kısa sürede ayrıldı. Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı Balıklı Rum Hastanesi'nde, bir deri bir kemik veda etti hayata... Ölümü, gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu... Selahattin Pınar, Afife'nin ölümünün ardından paraladı kendini... Nice ölümsüz, hicran dolu besteye imza attı. Son katıldığı radyo programında "Hatıralar" şarkısını seslendirdi: "Beni de alın koynunuza hatıralar/ dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar" Bir süre sonra müdavimi olduğu Todori meyhanesine gitti; doktorların yasak ettiği ne varsa hepsini ısmarlayıp sofrayı döşetti. Rakısını yudumlarken son nefesini verdi. "Her yıl ölüm yıldönümümde mezarıma bir büyük rakı dökün" diye vasiyet etti. Son yolculuğuna mezarlıkta kendi bestesi çalınarak uğurlandı:
"Söndü yadımda akisler gibi aşkın seheri..."
Nereden sevdim o zalim kadını Bana zehir etti hayatın tadını Söylemem sormayın asla adını Bana zehir etti hayatın tadını.

(kaynak:wiki)
http://www.afife.org/

12 Aralık 2010 Pazar

Beyaza Boyansın

Hayatta her şey hızla değişir ya... Bir sonraki an ne olur bilemezsin hani. Mevsimler de öyle..
Ne zaman ne olacağını tahmin edersin. Gününü saatini bilemezsin. Kesinlik yoktur.
Mutluluk ve mutsuzluk birbirini kovalarken, sıcak ve soğuk da kovalar birbirini.

Geçen hafta İstanbul'da yazı yaşadık.
Birkaç gün öncesine kadar Bursa da ılık ılık esiyordu yüzümüze.
Düne kadar. Hava yine ılık olacak diye beklerken, sabah o muhteşem kar manzarası ile karşılacağımızı bilmiyorduk.
Beklediğimiz hava bu değildi ama sürpriz oldu. Güzel... Aydınlık... Mevsim normaline döndük artık.
Kar yağdı, beyaza büründü her şey. Siyahlar gitti. Mikroplar öldü. Yenilendik. Yenilendim.

Yılın son ayı. Yılın son haftaları. Sonra son günleri gelecek. Son sevinçleri ve son acıları.
Yeni yıl gecesi kar yağsın istiyorum. Deli gibi. Bir tablonun içinde olduğumu düşünüyorum çünkü. Beyaza boyanmış bir tablo.

Adı üstünde yeni. Yeni bir yıl. Yani yeni bir sayfa. Bunların bir bağlantısı olduğuna inanmak istiyorum. Yağan kar ile.. Karın o beyazlığı, saflığı ile her şey sıfırlansın istiyorum. Beyazın masumiyetine bürünmeli her şey.
Çamurlar karla kaplansın. Erimemecesine...
Ta ki bahara kadar.
Ta ki karlar yerini taze bahar çiçeklerine bırakıncaya kadar.




11 Aralık 2010 Cumartesi

... dedi küçük prens


“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. sonra kendini anlatmaya başladı:
“yaşamım çok monotondur. ben tavukları avlarım, avcılar da beni. bütün tavuklar birbirine benzer. bütün insanlar da öyle. bu yüzden biraz sıkılıyorum. ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. şu ekin tarlalarını görüyor musun? ben ekmek yemem. buğday benim hiçbir işime yaramaz. bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. buna üzülüyorum. ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. altın renkli saçların var senin. ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“senden rica ediyorum. lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“elbette” dedi küçük prens. “ama pek fazla vaktim yok. yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “insanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. her şeyi dükkandan hazır alırlar. ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“çok sabırlı olman gerekiyor. önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
ertesi gün küçük prens yine geldi.
“her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. mutluluğun bedelini öğrenirim.
ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. insanın gelenekleri olmalıdır.
“gelenek nedir?”
“bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. perşembeleri kızlarla dansa giderler. bu yüzden de perşembe benim için harika bir gündür. üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”
böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. ve ayrılma vakti geldiğinde “ah! sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“bu senin hatan” dedi küçük prens. “ben sana zarar vermek istemedim. seni evcilleştirmemi sen istedim.
“doğru, haklısın” dedi tilki.
“ama ağlayacağını söyledin!”
“evet, öyle.”
“o halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“hayır, oldu. buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. şimdi git ve güllere bir kez daha bak. o zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”


27 Ekim 2010 Çarşamba

Kış Geliyor: Gripten Korunun

Şu an öyle bir mevsimdeyiz ki, güne güneşli ve ılık bir hava ile günaydın derken, akşam kendimizi çenemiz titreyerek yağmurdan kaçarken bulabiliyoruz.
Özellikle bu değişken havanın hakim olduğu günlerde giysi seçmek oldukça zor. Mont giymek çok fazla gelirken, trençkot da ısıtmaya yetmeyebiliyor! Hasta olmamak için de bunu dengelemek bize düşüyor.
Peki neler yapabiliriz? İşte sağlıklı bir sonbahar için tüyolar:


DIŞARI ÇIKARKEN 

~Ne giyerseniz giyin içinize çıtçıtlı body giymeyi unutmayın.
~Büyük çantalar taşımaya çalışın. Çünkü çantanızda hem güneş gözlüğü, hem şemsiye olmalı.
~Kalın bir üst giydiyseniz trençkot, kot ceket ya da yelek yeterli olacaktır.
~Gömlek veya penye tarzı üstlerinizle beraber sizi daha sıcak tutacak deri ceketleri tercih edin.
~Aksesuar olarak fular ve şal tercih edin.
~Converse tarzı ayakkabılarınızı giymemeye çalışın. Yağmura yakalanırsanız hem sağlığınızdan hem ayakkabınızdan olabilirsiniz.
~Ayakkabı olarak son dönemde de çok revaçta olan kısa çizmeleri tercih edebilirsiniz.

EVDE

~Bol bol c vitamini içeren meyve sebze tüketin.
~Çalışma masanıza, çok zaman geçirdiğiniz yerlere özellikle kuru üzüm başta olmak üzere kuru meyveler de koyun.
~Bol su tüketin. Ancak soğuk içecekleri azaltmaya bakın.

~Çayınıza bal ve limon eklemek boğazınıza iyi gelecektir.
~Hava ne kadar soğuk da olsa günde en az on dakika evinizi havalandırmayı ihmal etmeyin.
~Yatmadan önce ıhlamur veya kekik çayı için.
~Polar battaniyelerinizi göz önünde bulundurun.


23 Eylül 2010 Perşembe

Sıcacık Kahvemm...

Yaza veda edip sonbahara merhaba derken, kıyafetlerimizi değiştirdiğimiz gibi yeme içme alışkanlıklarımızı da değiştiriyoruz yeniden. Sıcak havalar uzaklaşırken, yerini sıcak içeceklerimizle, hırkalarımızla, sweatshirtlerimizle doldurmaya çalışıyoruz.
Frappucinoları, smoothieleri, ice tealeri artık tercih etmiyoruz, çünkü derece düştükçe ısınma ihtiyacımız artıyor ve gözlerimiz o sıcacık, mis gibi kokan kahvemizi arıyor. Ve de şu bir gerçek ki, yağmur yağarken arkadaşlarla kahve içmek de paha biçilemez!!! Evde, işte, sabah uyanmaya çalışırken, akşam dinlenirken, sohbet ederken, yalnız kalındığında, yemekten sonra ya da çikolatamızı yerken bizim biricik sadık dostumuz hep kahvemiz oluyor şu mevsimlerde.

***


Sabah ilk aradığım, kokusunu
duyunca mutlu olduğum, rengi gözümü okşayan, her farklı ortam için farklı sertlikte, farklı tatlarda birçok çeşidi olan, içimi ısıtan, dinlediğim müziği ayrı bir tada dönüştüren, muhabbeti koyulaştıran, beni günlük koşuşturmalardan kaçırabilen, annemden anneannemden kalmış bir alışkanlık, kırk yıllık hatrı olan bir dost. Daha adını duyunca canınızın çekeceğinden eminim.


Eğer bunu okuyorsanız hemen kendinize bir güzellik yapın, kocaman bir kupa dolusu kahveyi alın camdan dünyayı seyredin. Gündüz okula gidip gelen çocukları, işe gidenleri, trafiği, alışveriş yapanları izleyin; akşam ise en uzak noktadaki milyonlarca minik şehir ışıklarını. Arka planda da Edith Piaf çalarsanız bana çok teşekkür edeceksiniz.
Ama elbette ki kahve bir bahane, amacımız her zaman küçük şeylerden mutlu olmak, kendimize küçük fırsatlar yaratmak bunun için. Benimki küçük şirin bir tavsiye birkaç huzurlu saat geçirmek adına.
Hepimize afiyet olsun:)




Beyaz Adam'a Mektup

Sevgili Beyaz Adam,
Doğarım, siyahım
Büyürüm, siyahım
Güneşlenirim, siyahım
Üşürüm, siyahım
Korkarım, siyahım
Hastalanırım siyahım
Ve ölürüm, hala siyahım
***
Ve sen Beyaz Adam
Doğarsın, pembesin
Büyürsün, beyazsın
Güneşlenirsin, kızarırsın
Üşürsün, morarırsın
Korkarsın, sararırsın
Hastalanırsın, yeşilsin
Ve ölürsün, grisin
Ve hala utanmadan bana renkli dersin.



24 Ağustos 2010 Salı

Plaj Çantalarının Olmazsa Olmazları

Geldik yazın son haftalarına. Yani tatil yapmak için en ideal zamana... Yoğun kalabalıkların dağıldığı, güneşin bunaltıcılığını kaybettiği ve gittiğiniz yerin tadını çıkarabileceğiniz bir zaman ağustos sonu, eylül başı. Hala tatile gitmediyseniz, hazırlanmak için şimdi tam zamanı.
Bilindiği gibi tatile gidildiğinde günün dörtte üçü suyun içinde geçiyor. Yanınıza alacağınız kıyafetleri, aksesuarları, ayakkabıları geçtim; bütün gün elinizin altında olan bir şey var ki.. O da plaj çantası. İçine atmayı unutmayın diyeceklerim ise şöyle:


1)Güneş kremi
Canınızın yanmasını ve sonrasında güneş lekelerinizin olmasını istemiyorsanız, koruyucu kreminizi sakın unutmayın. Hatta size tavsiyem, bir yüksek faktörlü bir de düşük faktörlü krem almanız.

2)Güneş gözlüğü
Güneşin altında gözlerinizi kısmak, bir süre sonra kalıcı olabilecek kırışıklıklara neden olur. Ayrıca gözlerimizin kenarında bembeyaz, bronzlaşamamış bir çizgi hiçbirimiz istemeyiz.

3)Havlu
Vee.. Tabii ki de en olmazsa olmaz ihtiyaç havlu. İki havlu almayı unutmayın yanınıza, böylece birini şezlonga serebilir, birini kurulanmak için kullanabilirsiniz.

4)Yedek mayo/bikini
Kuruluk demişken... Havlunun yedeği olur da mayonun olmaz mı? Biliyorsunuz ki ıslak mayo ile oturmak sağlıksız. Özellikle karın bölgesinde ağrıya sebep olabilir.

5)Toka
Sürekli suya girip çıktığımız için saçlarımız çok dağılıyor ve dökülüyor. Bu yüzden en iyisi saçımızı toplamak! Toka, sadece plajda değil her an yanımızda olması gereken bir ihtiyaç. Hatta tarak ve açıcı sprey de, saçınız çok dolaşıyorsa çantaya girebilir.


6)Su
Havuzda veya denizde anlamayabiliriz ama yüzdükçe çok enerji harcıyoruz ve terledikçe su kaybediyoruz. Özellikle de hava sıcak olduğu için daha da çok su tüketmemiz gerekiyor.

7)Pareo/Şort
Acil bir ihtiyacımız olduğunda kısa süre de olsa dışarı çıkmak, ya da büfeden bir şeyler almaya gitmek durumunda kalabiliriz. Böyle zamanlar için bir pareo veya şort bizi kurtarır. Şipşak:))

8)Dudak koruyucu
Sıcaktan ve kuruluktan dudaklarınızın çatlamasını ve kanamasını istemiyorsanız, sık sık nemlendirmeniz gerekiyor.

9)Kitap
Kitap olmazsa olmaz, yarım kalan bir kitap, ilgi alanınızla ilgili bir dergi ya da çok ağır olmayan keyifli yaz öyküleri, şezlongda uzanırken okunabilecek harika seçenekler olabilir. Bulmaca ya da bir mp3 player da alternatif olarak alınabilir.


14 Ağustos 2010 Cumartesi

Cilt Bakımının Son Trendi: Çay Ağacı Yağı


Hep içimden geçirirdim, öyle bir ürün olsa ki hem ferahlatsa, hem cildime iyi gelse, hem temizlese, hem arındırsa, hem sivilceleri yok etse... Her biri için uğraşırdık ayrı ayrı. Özellikle de ergenlik dönemim tam bir kabustu. Her gün bir yenisini görmemek için odamdaki aynaları yok etmiştim.
Temizleme jeli ayrı, tonik ayrı, krem ayrıydı. Yani üçüncü günde sıkılıp bütün ürünleri bir tarafa atacağımız kadar çok şey...
Şu birkaç yıldır bu çay ağacı yağı piyasaya çıkıp popüler olduğundan beri aklımdaydı, neymiş bu tea tree oil diye. En son Body Shop'ta görüp kendisi ile tanışınca, budur, dedim.
Kokusunu herkes beğenmiyor olsa da, bana çok "fresh" geldi, özellikle cilt emmeye başladıktan sonra inanılmaz ferahlık hissi veriyor. Ekstradan nemlendiriciye de ihtiyaç duymuyorum. Ayrıca bir süredir cildime hayatımın jestini yaparak makyaj diyetine girdim ve tonikten de kurtuldum. Anlayacağınız, çay ağacı yağımdan başka bir şeye pek ihtiyaç duymuyorum.
Ben kendi tavsiyelerimden sonra bir de, bilimsel olarak tanıtmak istiyorum çay ağacı neymiş, ne değilmiş. Yararlarını say say bitmiyor.

Dr. Yüksel Cavlak'tan
Tea Tree Oil olarak da bilinen bu çay ağacının yağı, Avustralya`da yetişen, 2 metreyi bulan ağacın yapraklarından elde edilir. Yüzyıllarca Avustralya yerlileri bu ağacın yapraklarından elde edilen yağı, esensi çeşitli hastalıklarda kullanmışlar ve hala da kullanmaktadırlar. Bu ağacın çeşitleri vardır, ama yağ daha ziyade Melaleuca alternifolia cinsinden elde edilir. Çay ağacının yapraklarını, çayla karıştırmamalıdır. İngilizce olan “Tea Tree” anlamı, çok eskilere, Kaptan Cook`a dayanır. Gemideki tayfalar, yaprakları kaynatıp, çay yerine kullanmışlardır. Onun içindir ki, adı tea tree olarak kalmıştır.
Melaleuca alternifolia`ın yapılan kimyaal araştırmasında şunlar bulunmutur:
% 31 Terpinen-4-ol
% 3,5 Alphaterpineol
%16,4 P-Zymen
% 1,8: 9,1 Cineol
Destinasyon yoluyla elde edilen bu yağ, antiseptik etkisinden dolayı bir hastalıklarda kullanılır.

Herpes: Virüs tarafından oluşan bu deri rahatsızlığında ki, daha ziyade dudaklarda görülür. Antiseptik etkisi olan bu yağdan, virüsün olduğu yere sürülür. Yalnız burada dikkat edilecek husus, yağı daha başlangıçta sürmektir.
Dermatitis (Deri iltihabı: Alerjik, kaşıntılı deri rahatsızlıklarında da kullanılır. Rahatsız olan bölgeye bu yağdan sürülür.
Çıban: Burada da dikkat edilecek olan, çıban daha olgunlaşmadan, yağın sürülmesidir.
Böcek sokmaları: Bir damla yağ böceğin soktuğu yere dökülür ve burası hafifçe ovulur.
Ayak mantarları: Ayaklar iyice yıkanıp, kurulandıktan sonra, mantara yakalana yere bu yağ sürülür.
Dolama ve tırnak batmaları: Bu gibi rahatsızlıklarda da bu yağ kullanılır. Tırnak batması sonucu tırnağın kenarında iltihap meydana gelir. Tırnak ete battığın için, yürürken, kişiyi ağrıdan dolayı rahatsız eder. Burada ancak yapılacak cerrahi müdahale ile, yani batan tınağı ya tam ya da kısmen çıkarmaktır. Bu yağ kullanılarak, tırnağın çekilmesine mani olunur. Şöyle ki: Ayak ilk önce yıkandıktan sonra güzelce kurulanır. Tırnağın battığı yerin üstüne bir damla bu yağdan dökülür ve kuruması beklenir. Ondan sonra 0,5 cm genişliğindeki plasterin ucu batan yerin yanındaki deriye yapıştırılır ve hafifçe çekilerek, diğer ucu parmağın altından tırnağın sağlam kenarından tırnağın ortasına getirilerek yapıştırılır. Böylece batan yerdeki deri çekilerek tırnağın batmadan ilerlemesine yardımcı olur ve yağın antiseptik tesiri ile de iltihap kurur. Böylece cerrahi müdahaleye de gerek kalmaz.
Ağızdaki iltihaplar: Ağız hijyeninde de kullanılır. Diş eti iltihabında, takma dişin vurması sonucu meydana gelen yaralarda, iyileştirici rol oynar. Birçok diş hekimi, diş çekiminden sonra gelen yarayı bu yağla ıslatılmış tampon kullanırlar. Azıcık bir suyla sulandırılmış birkaç damla yağ ile gargara yapılır. Ve yahut doğrudan doğruya yara yerine bu yağ sürülür.
Siğiller: Ayak parmaklarında meydana gelen bu siğiller de, üstlerine sürülerek, kurutulabilir.

27 Temmuz 2010 Salı

Cildinize Bunları Yapmayın

En takıntılı olduğumuz şeylerden biri de cildimizin güzel görünmesi. Tabii güzel görünmesi sadece istemekle olmuyor, temizlik ve bakım da gerekiyor. Ancak cilt bakımı da özen ve istikrar istiyor. Neler doğru neler yanlış bilmek lazım. Bu konuda kafamıza göre hareket edemeyiz. İşte size bazı uzman önerileri:

Hata 1: Siz sigara içmiyorsunuz ama içen arkadaşlarınızla vakit geçiriyorsunuz. Bir başkasının sigarasından çıkmasına rağmen, sigara dumanı cildinizi mahveder. Sigara dumanındaki kimyasallar (karbon monoksit, katran, nikotin v.b.) direkt gözeneklerinize işler. Bu toksinler vücudunuzun hücreleriyle temas ettiğinde ise, cildinize yumuşaklık veren ve direnç kazandıran yapıyı bozup, erken yaşlanmayı tetikler. Ayrıca cildin kendi kendini yenileme özelliğine de zarar verir. Sigarasız ortamlarda kalmaya çalışın ama kendinizi bir duman bulutunun ortasında bulursanız da, içenlerden mümkün olduğu kadar uzak durun ve iyi havalandırılan yerlere yönelin (teraslı ya da dışarıda oturulabilen bar ya da restoranlar). Eve dönünce de duşa girip saçınızla cildinize bulaşmış artıkları çıkarın. Hemen ardından da, C ve E vitaminleri içeren antioksidan özellikli bir nemlendirici kullanın.


Hata 2: Tatile çıkmadan önce birkaç kez solaryuma giriyorsunuz. Hoş bir bronzluk için ilk temelleri atıyor olabilirsiniz ama cildinize verdiğiniz hasar plajda yaşayabileceğiniz herhangi bir yanığa eşit, hatta daha da fazladır. En yeni modellerinin yaydığı UVA radyasyonu güneşin yaydığından 15 kat daha fazla. Bu aslında sizi yakmaz ama derinizden derinlere işleyerek dokulara ve hücrelere zarar verir ki bu da cilt kanseri riskinizi arttırır. Bir araştırma sonucuna göre; düzenli bir şekilde solaryuma girmenin, melanoma (cilt kanserinin en ölümcül türlerinden biri) yakalanma ihtimalini yüzde 55 arttırdığı belirlenmiş. 20-29 yaş arası kadınlarda melanom olasılığı, yapay güneşlenme tekniklerini kullanmayanlara göre yüzde 158 daha fazla bulunmuş.

Hata 3: Cildinize her gün, hatta bazen günde iki kez peeling işlemi yapıyorsunuz. Evet, ölü hücrelerin atılmasını sağladığı için yararlı olabilir. Ancak fazlası, kesinlikle yarar sağlamak yerine zarar verir. Pek çok kadın baştan aşağa keselenir, gün içinde kimyasal bir dökücü olan alfa hidroksi asitlerini (AHA) içeren losyon kullanır ve gece de retinoid gibi dökücüleri içeren kremler sürer. Tüm bunlar, tek bir günde üç ayrı soyma işlemi demektir. Bu da cilde zarar verir. Çünkü bu işlemler, cildin doğal koruyucu lipid yağ bariyerini ortadan kaldırır ve cildin doğal yapısını bozar. Kendinize günde en fazla iki metodu kullanacak şekilde sınır koyun. Aynı günde hem peeling etkisi gösteren bir krem hem kese hem de retinoidleri kullanmayın ve kullandıklarınızın da içeriklerini mutlaka inceleyin. Yüzünüz için aşırı ovalama gerektirmeden ölü hücrelerin atılmasını sağlayan ve AHA içeren bir temizleyici kullanın. Ardından ölü hücreleri dökücü içeriğe sahip bir gece veya gündüz nemlendiricisi (ama her ikisini değil) edinin. Haftada bir olarak da, sakinleştirici jojoba özleri içeren bir temizleyiciyle cildinizi rahatlatın.


Hata 4: Bacaklarınızı tıraş ederken tıraş kremi yerine, sabun ya da vücut şampuanı kullanıyorsunuz. Tıraş jelleri ya da kremleri, jilete üstünde kayabileceği pürüzsüz bir yüzey sağlayarak cildin kızarmasını ve minik kesikler oluşmasını engeller.
Pek çok sabunun etiketinde “nemlendiricidir” yazmasına rağmen, sabunlar cildi tıraş esnasında korumazlar bu yüzden de tıraş sonrasında bacaklarınız pul pul görünebilir. Mutlaka kadınlara özel bir tıraş kremi kullanın ama sakın bir erkek tıraş kremi kullanmayın. Kadın traş kremleri cildi dinlendiren ve nemlendiren; cildi pullanma ve yara bereye karşı koruyan bitkisel özler içerir. Eğer acil bir durumda kalırsanız tıraş kremi yerine saç kremi kullanabilirsiniz. O bile bacağınızı eski klasik sabununuzdan daha iyi koruyacak ve cildinizin nem dengesini bozmayacaktır.


Hata 5: Çenenizdeki o kocaman sivilceyi fark ettiğiniz an kendinizi tutamıyor ve sıkıyorsunuz. Dermatologlar hep bundan bahseder; sivilceleri patlatmak uzun vadede daha büyük sıkıntılara ve izlere yol açar. Sivilcenizi sıktığınızda, gözeneği tıkayan her ne ise dışarı çıkar ama büyük kısmı içerde, cildin altında kalır. Ama nedense her seferinde yine de sivilcenizi sıkmak, çirkin bir soruna güzel bir çözüm gibi gelir. Bunu yine de yapacaksanız, en azından doğru yöntemle yapın. Öncelikle sivilce ve siyah noktalar için özel tasarlanan metal çubuklardan birini alın. Aleti ve sivilceyi alkol ile silin. Ardından çıkıntıyı yumuşatmak için ılık bir kompres uygulayın (ıslak bir bez gibi). En sonunda çıkarıcı aletin deliği ile sivilceyi aynı hizaya getirin ve tam aşağıya doğru ittirin. Bu yöntemi sadece ucu görünen sivilceler ve siyah noktalarda kullanın. Derin kistlerde kullanmanız onları daha kötü hale getirecektir. Ama her zaman için en iyisi; bir dermatoloğa gidin ve o büyük sivilceyi uzmanın ellerine bırakın, bu sayede bir kaç saat içinde kaybolabilirler. Bir başka sivilceyle savaş yöntemi de yeni bir cihaz. Zeno adındaki bu cihaz pille çalışıyor ve ısı terapisi yöntemi ile sivilcedeki bakteri faaliyetini bitirip, beyaz uçlu sivilceye dönüşmesini engelliyor.


Hata 6: Hamile olduğunuzu bildiğiniz halde cilt bakım rutininizi değiştirmiyorsunuz.
Montclair, New Jersey’de dermatoloji uzmanı ve Shape dergisi uzman kurulu üyesi Jeanine Downie’nin ciddi bir uyarısı var: “Hamile olmayanlar için zararsız olan pek çok cilt bakım malzemesi fetüse zarar verebilir.”
Bilinen ve sürekli kullanılan anti-aging ve akne bileşenleri, kırışıklara karşı kullanılan retinol ve aknelere karşı uygulanan benzoil peroksid gibi maddeler hamile kadınlar için güvenli bulunmuyor. Hamile kalmaya karar verdikten sonra ürünlerinizin içeriklerini okumaya başlayın. Hamilelik esnasında kullanımları güvenli olan meyve özlü ya da laktik (süt özlü] ürünleri tercih edin.


Hata 7: Makyaj fırçalarınızı nadiren temizliyorsunuz. Bir tek siz kullanıyorsanız neden uğraşacaksınız ki?
Fırçalar, zamanla tam bir bakteri yuvası olabilir. Fırçayı temizlemezseniz, bakteri birikimi direkt cildinize geri döner. Bütün o bakteriler hastalıklara yol açabilecek şekilde gözeneklere yerleşebilir.
Bunun yanı sıra kirli fırçalar makyaj malzemesini kolaylıkla alamaz ve fırça, kılları birbirlerinin üstüne yığıldığından makyajınızda lekelere yol açar.

16 Temmuz 2010 Cuma

Motive Olasım Var

Facebook'ta denk geldiğim güzel bir paylaşım yine... Evet dedim tam karar verip ertesi gün vazgeçtiğimiz cinsten öneriler. Burada yayınlamazsam olmazdı. Kim bilir belki bunu başarabilen kadınlar da vardır. İşte, bizi gaza getirebilme ihtimalini sevdiğim o cümleler;

"82 YAŞINDAKİ BETÜL MARDİN'DEN KADINLARA ÖGÜTLER" başlığı altındaki alıntı:

1. Her sabah spor yapacaksın. Günaşırı filan değil evladım. Her sabah.

2. Hep çalışacaksın. Üreteceksin. Beynin meşgul olacak, hep koşturman gereken işler olacak.

3. Günceli takip edeceksin. Haber izle, dergi, kitap, gazete oku. Gündemi yakala. Her konuda kendini update et. Yeni çıkan kitapları da bil, yeni açılan lokantaları da, bu sene moda olan renkleri de.

4. Evlilik ise şart değil, kafanı takma. Gerekli de değil. Hatta şöyle söyleyeyim: One problem less! (Bir problem eksik!)

5. Çocuk meselesine gelince... Ha işte, burada akan sular duruyor. Yapabiliyorsan yap. Birini bu kadar çok sevmek, onun sorumluluğunu taşımak sadece onu değil, seni de mutlu eder. Doğurmayacaksan, evlat edin. O zaman da senin çocuğun değişen bir şey yok. Evlat edinmeyeceksen de, manevi çocuğun olsun, birini okut, geleceğini şekillendirmesine yardımcı ol.

6. Günde bir kere et ye. Mutlaka her öğün sebze ve meyve ye. Kusura bakma, ben tatlı severim. Tatlıdan uzak dur diyemeyeceğim!


7. Ölümden sonra yaşamak istiyorsan, günlük tut. O küçük notlar, hem kendi hayatının tanıklığı, hem de yarına kalan bir bilgi kaynağı. Mesele benim babam, hiç düşünmeden 60 sene boyunca her gün Ece Ajanda'sına o gün olanları yazmış. Hâlâ açıp okuyorum ve çok faydalanıyorum.

8. Olumlu olacaksın.

9. Bazı şeyleri kabul edeceksin. Bütün kadınların seni sevmesine imkân yok! Demek ki bazı kadınlara dikkat edeceksin.

10. Erkeklere gelince, aynı anda birkaçını sevmeyeceksin. Ama onların böyle bir yeteneği ve şerefsizliği olduğunu bileceksin!!








11 Temmuz 2010 Pazar

Önce Kendini Tanı | Osho


Bir arkadaşımdan e-mail ile geldi bu yazı. Önce diğerleri gibi sıradan bir forward mail zannettim, yine de göz attım. İlişkilerden bahsediyordu. Ama baştan sona bi çırpıda okudum. Evet, dedim. Bu açıdan hiç düşünmemiştim. Hep karşıdan bekleriz ya hani her şeyi, iki taraf için de geçerli olduğunu hatırlattı bana yeniden. Hep bir ağızdan deriz ya" özveri şart" diye, bunun için de 'olmak' gerekiyormuş, verebilecek kadar dolu olmak...

İşte o yazı:

"Eğer biriyle ilişki kuracak olursan, eninde sonunda boş olduğun ortaya çıkacak korkusu ve içsel bir boşluk var. Bu yüzden insanlarla aranda bir mesafe bırakmak daha güvenli geliyor; en azından böylece olmuş gibi yapabilirsin. Olmadın. Daha doğmadın bile, sen sadece bir fırsatsın. Henüz tamamlanmış değilsin; sadece iki tamamlanmış insan ilişki kurabilir.
İlişki kurmak hayattaki en önemli şeylerden biridir. İlişki kurmak, sevmek demektir; ilişki kurmak, paylaşmak demektir. Ama paylaşmandan önce, mutlaka sahip olmalısın. Ve sevmeden önce mutlaka sevgi dolu olman, sevgiyle dolup taşman gerek. İki tohum birbiri ile ilişki kuramaz, onlar kapalıdır. İki çiçek ilişki kurabilir; onlar açıktır, birbirlerine kokularını gönderebilirler, aynı güneşte ve aynı rüzgârda dans edebilirler, birbirleriyle konuşabilirler, fısıldaşabilirler. Ama iki tohum için bu mümkün değildir. Tohumlar tamamen kapalıdır, penceresizdir; nasıl ilişki kurulsun? Ve durum işte budur. İnsan bir tohum olarak doğar; bir çiçeğe dönüşebilir, dönüşmeyebilir de. Bunlar hep sana bağlı, kendinle ne yaptığına bağlı; hepsi senin büyüyüp büyümeyeceğine bağlı. Bu senin seçimin ve her an seçimle yüz yüze gelinmeli; her an yolların kesiştiği yerdesin. Milyonlarca insan büyümemeye karar verir. Onlar tohum kalır; onlar potansiyel olarak kalır, asla gerçekliğe dönüşmezler. Kendini fark etmenin ne olduğunu bilmezler, kendini gerçekleştirmenin ne olduğunu bilmezler, var olmakla ilgili hiçbir şey bilmezler. Tamamen boş yaşar, tamamen boş ölürler. Nasıl ilişki kurabilirler? Kendini — çıplaklığını, çirkinliğini, boşluğunu — daha güvenli bir şekilde ifade etmek, bir mesafeyi korumak gibi duruyor. Sevgililer bile mesafeyi korur; onlar ancak bu kadar gelmişlerdir ve geri dönecekleri zamanı kollamak için tetikte beklerler. Sınırları vardır; sınırları asla aşmazlar, sınırlarına hapsolmuş olarak kalırlar.
Evet, bir tür ilişki var ama bu, ilişki kurmakla ilgili değil, sahip olmakla ilgilidir. Koca karısına sahiptir, karı kocasına sahiptir, ebeveynler çocuklarına sahiptir ve falan filan. Ama sahip olmak ilişki kurmak değildir. Aslında sahip olmak ilişki kurma ihtimallerinin hepsini ortadan kaldırır. Eğer ilişki kurarsan, saygı duyarsın; sahip olamazsın. Eğer ilişki kurarsan, büyük saygı vardır. Eğer ilişki kurarsan, derin samimiyetle, çok yakına, çok çok yakına gelirsin, üst üste binersin. Yine de diğerinin özgürlüğü engellenmez, yine de diğeri bağımsız bir kişi olarak kalır. İlişki ben-sen şeklindedir, ben-o şeklinde değil; üst üste gelen, birbirinin içine işleyen ama bir bakıma bağımsız.
Halil Cibran şöyle der: “Aynı çatıyı destekleyen iki sütun gibi olun ama diğerini sahiplenmeye başlamayın, diğerini özgür bırakın. Aynı çatıyı destekleyin. Bu çatı sevgidir.” İki sevgili görünmez bir şeyi ve son derece değerli bir şeyi destekler: var olmanın kayda değer şiiri, varlıklarının en derin dehlizlerinde duyulan hatırı sayılır müzik. Onlar ikisini destekler, uyumu destekler ama yine de bağımsız olarak kalır. Kendilerini diğerine ifşa edebilirler çünkü korku yoktur. Onlar olduklarını bilirler. İçsel güzelliklerini bilirler, içsel parfümlerini bilirler; korku yoktur. Ama normalde korku vardır çünkü senin hiç parfümün yok. Eğer kendini açığa çıkaracak olursan, sadece pis kokacaksın. Kıskançlıklar, nefretler, kızgınlıklar, şehvet kokacaksın. Sevginin, duanın, merhametin parfümüne sahip değilsin. Milyonlarca insan tohum kalmaya karar verdi. Neden? Çiçeğe dönüşebilecekken ve ayrıca rüzgârda ve güneşte ve ayda dans edebilecekken, neden tohum kalmaya karar verdiler? Onların kararında bir şey var; tohum çiçekten daha güvenlidir. Çiçek narin, tohum narin değil. Tohum daha güçlü gözüküyor. Çiçek çok kolayca yok edilebilir; sadece güçlü bir rüzgâr ve yapraklar uçuşacaktır. Tohum, rüzgâr tarafından kolayca yok edilemez, tohum çok korunaklı, güvende. Çiçek açıkta; o kadar narin bir şey ve o kadar çok tehlikeye maruz kalıyor ki, güçlü bir rüzgâr gelebilir, bardaktan boşanır gibi yağmur yağabilir, güneş çok sıcak olabilir, aptal bir adam çiçeği koparabilir. Çiçeğin başına herhangi bir şey gelebilir, çiçeğin başına her şey gelebilir, çiçek sürekli olarak tehlikede. Ama tohum güvende; bu yüzden milyonlarca insan tohum kalmaya karar verir. Oysa tohum kalmak ölü kalmaktır, tohum kalmak hiç yaşamamaktır. Güvenli bir durumdur kesinlikle ama bunda hiç hayat yok. Ölüm güvenlidir, hayat güvencesizliktir. Gerçekten yaşamak isteyen kişi tehlike içinde, sürekli tehlike içinde yaşamalı. Gerçekten zirvelere ulaşmak isteyen kişi, kaybolma riskini göze almak zorunda. Gerçekten en yüksek tepelere tırmanmak isteyen kişi, bir yerlerden düşme, aşağı kayma riskini göze almak zorunda. Büyüme arzusu ne kadar büyükse, daha ve daha çok tehlike kabul edilmek zorunda. Gerçek insan, tehlikeyi tam da kendi yaşam tarzı olarak, kendisinin büyüyeceği iklim olarak kabul eder. Soruyorsun: “Neden ilişki kurmak çok zor?” Zor, çünkü daha olmadın. Önce ol. Geri kalan her şey ancak ondan sonra mümkün: Önce ol."

Osho-Önce kendini tanı(mini kitaplar)

2 Haziran 2010 Çarşamba

Sigara İçen Kadının İşi Daha Zor

Sigara içen kadınlar, erkek içicilerden iki kat daha fazla akciğer kanseri riski altında olmakta ve nikotin bağımlılığından da zor kurtulmaktadır.

Uzmanlar, sigara içen kadınların, erkek içicilerden iki kat daha fazla akciğer kanseri riski altında olduğunu belirtmektedir. Buna bağlı olarak nikotin bağımlılığından da kadınlar erkeklere nazaran daha zor kurtuluyor.

Yapılan araştırmalara göre 1997 yılında akciğer kanserinden ölümlerin, meme kanserinden ölümleri geçtiği bugün ise her iki cinste de bu hastalıktan hayatını kaybedenlerin birinci sırayı aldığı dikkat çekmektedir. Akciğer kanserinde görülen sıklık ve ölüm hızının, geçtiğimiz yüzyıl içinde önce erkeklerde sonra da kadınlarda belirgin oranda arttığını, bu hastalığa yakalanan her on kişiden sadece bir kişinin tanı konulduktan 5 yıl sonra hala yaşıyor olacağı söz konusudur.

Uzmanlar; erken tanı konan, cerrahi şansını yakalayan çok az olguda yaşam şansı yüzde 85 olabilmektedir. Yapılan kitle tarama çalışmaları, total mortaliteyi azaltmıştır. Semptomlar ortaya çıktığında hastalık, genellikle ileri dönemdedir. Sigara içen kadınlar, erkek içicilerden iki kat daha fazla akciğer kanseri riski altında olduğu gibi nikotin bağımlılığından da zor kurtulmaktadırlar.

Gençlik döneminde sigaraya başlayan ve hala içmeye devam edenlerin yüzde 40'ı emeklilik yıllarını sağlıklı yaşamamaktadırlar. Etkilediği hayatlar ve ölümcüllüğü göz önüne alındığında, maalesef akciğer kanseri konusu diğer toplumlarda olduğu gibi yeterince gündeme getirilmemektedir. Bununla ilgili oluşturulan küresel girişime, Türkiye'nin de önümüzdeki yıldan itibaren daha geniş kapsamlı ve aktif destek vermesi beklenmektedir.
Erken tanı hayat kurtarır!

Uzmanlar, akciğer kanserinin belirtilerini şöyle sıralıyorlar; inatçı öksürük, var olan öksürüğün ve balgamın karakterinde değişme, balgamda kan bulunması, göğüs, sırt, kol ya da omuz ağrısı, nefes darlığı, ses kısıklığı, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, boyun ve yüzde şişme gibi durumlar görülebilse de, erken dönemde hiç yakınma olmayabiliyor. Bu nedenle; akciğer filmi, bilgisayarlı tomografi, balgam incelemesi, bronkoskopi (havayolunun özel bir aletle incelenmesi) gibi yöntemlerle tanının hemen konulması ve tedaviye geçilmesi gerekiyor.

Tedavide, tümörün tipine, büyüklüğüne ve yayılımına bağlı olarak; cerrahi, kemoterapi (ilaç tedavisi), radyoterapi (ışın tedavisi) veya bu yöntemlerin bileşimleri kullanılmaktadır. Tedavide en önemli faktör, tanıda gecikilmemesidir. Her kanser türünde olduğu gibi akciğer kanserinde de erken tanı, hayat kurtarır.

Uzmanlar; Akciğer kanseri olanlar ile ailelerinin hastalıkla ilgili beklentilerini iyileştirecek aktif kampanyaların organize edilmesi ile toplumda bu hastalığa olan duyarlılığın artması, risk grubu kişilerin belirtiler ve erken bulgular yönünde bilgilendirilmesi, eğitim ve destek kaynaklarının ortaya çıkması, sağlık otoritelerinin akciğer kanserine dikkat çekmesi ve programlarına sokmasının mümkünlüğünün söz konusu olduğunu belirtmektedirler.

kaynak: sigaraya hayır