16 Ağustos 2017 Çarşamba

Pisileri, Kuçuları Ezip Geçmeyin, Çarpıp Kaçmayın

Bir çocukların ölümüne içim yanar bir de yolda gördüğüm, gözleri yuvalarından çıkmış, öylece sessiz yatan kediciklere (elbette hepsine ama en çok onları görüyorum genelde).
Onlar da çocuklar gibi savunmasız, güçsüz ve hatta dilsizler.
Canları yansa anlatamıyorlar, çocuklar kadar ilgiyi hak ediyorlar.

Bu ara trafikte hep kalbim ağzımda gidip geliyorum. Önüne kıranlar, anlamsız bir öfkeyle araç kullananlar, zamanla yarışanlar, tüm yolu kendinde hak görenler, kimsenin canını önemsemeyenlerle dolu bir cehenneme dönüştü şehir trafiği.

Sosyal medyada @hassasanne hesabının postunu gördüm bununla ilgili, konuya değinip, ekşi sözlük ve trafikhareketi.org sayfalarından alıntı yaparak detaylı bir yazı yazmış. Kendisini selamlayıp ben de buradan tek metin içinde paylaşıyorum. Çünkü bir postun karakter kapasitesini aşıyor ve herkesin tek tek yorumları okuyacağını düşünmüyorum.



Aracınızla bir hayvana çarptıysanız, onu en yakın veteriner hekime götürdüğünüzde tüm masraflarını trafik sigortası karşılamaktadır. Kaynak: trafikhareketi.org 
Ekşi sözlükteki bu konudaki bilgilendirici açıklama: Ülkemizde maalesef çok fazla yaşanan bu durumun en azından toparlama şansı var ama ne yazık ki bilinmiyor. Sadece sizin çarpma durumunuzda değil, çarpıp kaçtığını gördüğünüz başka bir kullanıcıyı da sigorta şirketine bildirerek ödemeyi sağlayabilirsiniz. Dünyada sadece insanlar yaşamıyor, az daha dikkatli olmalı.
Arabayla Çarptığınız Hayvanın Tüm Masraflarını Sigortanızın Karşıladığı Gerçeği
arabanızla çarptığınız bir hayvanı veterinere götürdüğünüzde tüm masraflarınız trafik sigortanız tarafından karşılanmaktadır. aklınızda bulunsun.


edit: iyi de o işler öyle olmuyor, bunun kaynağı nedir yazılı olduğu bir yer var mıdır ? tarzında çok soru aldım. kaza yaptıkça sigorta ücretim ve aylık ödemem artacak hasarsızlık indiriminden yararlanamayacağım diye düşünen varsa insan olduğunu da düşünmesin bir zahmet. *** örnek olaylar ve dilekçe örneği aşağıdadır.

bu ülkede hangi iş kolay oluyor ki ? aracınızla kaza yapıp perte çıkarsanız bile parasını almanız bazen aylar sürebiliyor. artık geriye dönük dosya masraflarınız için bile aylarca bekleyen mahkemelerde uğraşan insanlar vardı. bir zahmet bunun için de uğraşın.

Örnek olay 1 : 
Herhangi bir sokak köpeğine çarptınız ya da başka bir araç sahibi çarptı ve çarpan şahıs iyi niyetli ve hayvanı tedavi ettirmek istiyor: öncelikli olarak olay yerinden aracın plakasının görüneceği şekilde fotoğraflar alınır yaralı hayvanın fotoğrafları alınır ve hayvan derhal kliniğe götürülür. bu arada araçlarımızda bulunması zorunlu olan kaza tespit tutanağı çarpan şahıs ve varsa görgü şahidi tarafından doldurulup imzalanır. 
hayvan klinikte tedavisi sürerken, hayvanın getirilmesini takiben iki gün içerisinde veteriner raporu, masraf faturası, hayvana ait röntgen filmlerini içeren cd'si ile birlikte, kaza tespit tutanağı, olay yeri fotoğraflarını içeren cd ve aşağıda örneğini sunduğumuz dilekçe ile birlikte ilgili sigorta şirketinin şehrinizde bulunan bölge müdürlüğünün hasar tespit bölümüne gönderilir, bir gün sonra kargonun ulaşıp 
sigorta şirketiyle irtibata geçilip, hasar dosya numarası alınır. sigorta şirketi ya bir ay içerisinde ödeme yapmayı kabul eder ve bunu klinik borcunu ödeyen (çarpan kişiye) kişiye öder, ya da ödeme yapmayı yazılı olarak reddeder. ödeme yapılmasının reddi durumunda bu yazıyla birlikte hasar dosyanızın da numarasıyla beraber sigorta tahkim kurulu'na itiraz edebilirsiniz, ki genellikle sigorta tahkim kurulu ödenmesi yönünde karar vermektedir. fakat unutmayınız ki sigorta şirketinin ödemeyi kliniğe yapması kesinlikle söz konusu değildir. 

Örnek olay 2: 
Herhangi bir sokak kedisine bir araç çarptı ve kaçtı, siz ise görgü şahidisiniz. Bu durumda aracın plaka numarasını, olay yerinin adresiyle birlikte varsa başka görgü şahitlerini de ekleyerek bir tutanak tutup, aracın kediye çarpıp kaçtığını yazıp, görgü şahitlerine ad-soyad ve telefon numarası ve mümkünse tc kimlik numaralarını da ekleyerek imzalatabilirsiniz. bu arada kediyi siz kendiniz görgü şahidi olarak bu kediyi tedavi ettirmek istiyorsanız, kediyi alırsınız bir kliniğe götürürsünüz ve ardından olay yerine ait fotoğraflar, yaralı hayvanın rontgen cd'leri ve klinikte çekilmiş fotoğrafları, veteriner raporu ve sizin adınıza kesilmiş faturası ile birlikte bir de kendi adınıza hayvanı sahiplendiğine dair sağlık karnesi de çıkartıp bunu da ekleterek, tanıdığınız bir sigorta acentesine başvurarak çarpan şahsın plakasından aracın sigortalı olduğu trafik sigortası şirketini öğrenebilirsiniz. bunun ardından aşağıda örneği verilen dilekçeyi aracın sigortalı olduğu şirketin ikamet ettiğiniz ile ait bölge müdürlüğünün hasar tespit bölümüne kargo ile yollayıp, takibine de yapıp kargo ulaşır ulaşmaz bir hasar dosyası numarası da alabilirsiniz.

Sigorta şirketi yaklaşık olarak 1 ay içerisinde ya ödemeyi size yapar ya da ödeme yapmayı yazılı olarak reddeder. ödeme yapılmasının reddi durumunda bu yazıyla birlikte hasar dosyanızın da numarasıyla beraber sigorta tahkim kurulu'na itiraz edebilirsiniz, ki genellikle sigorta tahkim kurulu ödenmesi yönünde karar vermektedir. fakat unutmayınız ki sigorta şirketinin ödemeyi kliniğe yapması kesinlikle söz konusu değildir. bu nedenle ya tanıdığınız devamlı çalıştığınız bir klinikle çalışabilirsiniz, ya da yaralı hayvanı olay yerine en yakın kliniğe götürdüyseniz de kendiniz ödemeyi yapıp, ödeme makbuzunuzu da hasar dosyanıza ekleyebilirsiniz. kolay gelsin. bu konuyla ilgili başka sorularınız için bana özelden yazabilirsiniz.

Ayrıca hayvana çarpıp kaçan araç sürücüsü hakkında en yakın polis karakoluna ya da Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kabahatler bürosu'na çarpan şahıs hakkında şikayetçi olabilir
ve oturduğunuz ilin bağlı bulunduğu orman su işleri bölge müdürlüğü'ne de şikayette bulunabilir, 5199 sayılı hayvan koruma kanunu'nun 21.maddesi gereğince ve aynı kanunun 28.maddesine göre idari para cezası kesilmesi için talepte bulunabilirsiniz. çünkü 5199 sayılı hayvan koruma kanunu'nun 21.maddesine göre "madde 21. - bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır"

Av. Meral Turgut (Durlu)
Sedoder Başkan Yardımcısı

sigorta şirketine gönderilecek dilekçe örneği:

sayın : örnek sigorta a.ş. 
iç anadolu bölge müdürlüğü
hasar tespit bölümüne
örnek sok.örnek cad.no:1-1 çankaya ankara

konu: 11.11.2011 tarihinde kaza sonucu çarpmış olduğu ya da çarpıp kaçan 06öö06 plakalı aracın çarpmış olduğu ekte bilgileri bulunan sokak köpeğinin tedavi masraflarının sigorta şirketinizden tahsili talebidir.

sayın hasar tespit bölümü yetkilisi;

11.11.2011 tarihinde trafikte seyir halinde iken ekte bilgi ve belgeleri sunulan sokak köpeğine 06öö06 plakalı aracım ile çarptım. (çarpan şahıs kaçmışsa: 11.11.2011 tarihinde 06öö06 plakalı şahıs bir sokak köpeğine çarpıp kaçmıştır, yaptığımız araştırma sonucu bu aracın şirketiniz tarafından sigortalı olduğu öğrenilmiştir.) kazaya uğrayan hayvan örnek veteriner kliniği'nde tedavi ettirilmiştir/tedavisi devam etmektedir. yaralı hayvanın tedavi masrafları 800tl olup tarafımca ödenmiştir. buna ilişkin klinik faturası da ektedir. lütfen bu tutarı en kısa sürede örnek bank nezdinde bulunan tr 000000000iban numaralı banka hesabıma ödeyiniz. ödeme yapılmasının reddi durumunda sigorta tahkim kurulu'na itirazda bulunacağımı tarafınıza bildiririm.

Saygılarımla

isim soyisim
imza
t.c.kimlik no:

Hayvan dostlarımız da can taşıyor. Lütfen paylaşalım.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Aşırı Pozitif Bi' Emzirme Hikayesi | Dünya Emzirme Haftası

Emzirmek, sen ne keyifli bir yolculuk, ne güçlü bir bağ, ne güzel bir eylemsin.
Öyleymişsin. Bilmiyorduk eskiden. Karşıdan bakınca çocuğunu besleyen bir anneden daha sıradan ne olabilirdi ki?
Anne olduktan sonra hepsi birer mucizeye dönüşüyor. İçinde bir hücrenin an be an büyümesi, vücudunun değişmesi, bir insana anne olman, bir bebeği dünyaya getirmen, kollarının ona yuva olması, memelerinin onu doyurması ve tüm bunların ona güven vermesi bir mucize, sıradan değil, olamaz. Bir meme, bir memeden daha fazlaymış, bir kadın o ‘kadınlıktan’ da bir adım öteye geçebiliyormuş, bir yürek daha da fazlasını sevebiliyormuş, taşlaşmış huyların da merhametten yumuşayabiliyormuş. Bunları yapan, yazan ve hisseden kişi SEN olabiliyormuşsun en önemlisi. Bunları sana yaptıran da daha yeni tanıdığın küçücük bir insan. Aslında herhangi bir şey yapmaktan aciz ama yaptırma gücü oldukça yüksek olduğu için ben ona ve tüm bu oldurduklarına mucize dedim.
***
Emzirme konusu epeydir yazmak, dökmek, paylaşmak istediğim ve belki de birilerine ışık tutmak istediğim bir konu. Çünkü hemen pes etmemek gerektiğini ve çevredeki insanların yorumlarıyla yeni annelerin gardını düşürdüğünü, psikolojik baskı yaptığını, sütün geleceği varsa da kaçırdıklarını düşünüyorum. Hangi anne çocuğunu emzirmek istemez ki?
***
Emzirme haftası olması tetikledi beni aslında. İlke haftaya 18 ayını dolduracak ve hala emziren bir anne olarak kendi hikayemi, deneyimlerimi paylaşmak istedim. Bu konuyla ilgili çok öneri, bilimsel araştırma, uzman tavsiyeleri, çok mutlu hikaye, çok umutsuz hikaye, çok karışan ve yorum yapan var biliyorum. Herkesin yaşam tarzı, genetiği, alışkanlıkları, çevresi, bebeğinin huyu suyu, kendine olan inancı, dirayeti, sabrı farklı olduğu için herkes bu koşullar çerçevesinde değerlendirmeli kendini; herkesin emzirme yolculuğu kendine özgü. Kısa sürebilir, uzun sürebilir. Ama anneyle bebek bu yolculuğu tatmalı. Yalnızca şu var, şu ortak noktada buluşabilir tüm anneler; bu yolculuğa devam etmek senin elinde, her annenin bebeğine yetecek kadar sütü vardır. Birinci kural budur, buna inandıktan sonra nasıl olacağı, ne kadar olacağı anneyle bebeğe bağlı. Oluk oluk fışkırmasına gerek yok, bebeğin de kapasitesi belli sonuçta. Fışkırmak zaten bir bela, oraya geleceğim.
***


Sen, emzirmek, ne güzel bir eylemsin. Ama ne kadar zor da bir eylemsin öte yandan.
O hani karşıdan bakıp sıradan sandığımız eylem var ya… Hani anne bebeği kucağına alıyor, bebek memeye yapışık cork cork emiyor… Yolun o kısmında 5. vitesle gidiliyormuş, ama bunun kalkışı varmış, yola girmesi varmış, diğer araçlardan sıyrılması varmış, araca alışması, hızı arttırması varmış… Ay bir de acemi olduğunu anlayan herkes dat dat kornaya yükleniyor ya… Stres, panik…

***
İlke doğması gereken günden 10 gün erken geldi. O çok istediğim normal doğum da benim için hayal oldu. Sezaryen yapmak zorunda kaldım istemeye istemeye. Burası hikayenin başladığı yer. Bu iki noktaya neden değindiğimi söyleyeyim; erken geldiği o 10 gün boyunca onu doğru düzgün emziremedim. Muhtemelen günü dolana kadar kendini hala anne karnında sandığı için mütemadiyen uyudu. Uyudu, uyudu, uyudu ve saatlerce, günlerce uyudu. Hemşireler ne öğrettiyse fazlasıyla yaptık. Dürttük, sarstık, memeyi ağzına defalarca uzattık, olmadı. Ten rengi de haliyle normal değildi, sarı desen değil, yeşil desen değil, sarılık sınırının hep bir tık altında ama sürekli yakalanacağız korkusuyla geçti o günler. En ufak bir tuhaflıkta doktora koştuk, boşu boşuna kan aldılar çocuğumdan. Sesini de sadece o esnada ağladığı zamanlarda duyuyorduk.
Bu 10 gün boyunca nasıl mücadele ettim? Öncelikle ben şuna inandım, ben bu çocuğu bu bedende besleyip büyüttüysem, bu çocuğu bu bedenden dünyaya getirdiysem, aynı şekilde bu bedenden onu doyuracaktım. Nasıl ki her ay gelişti, her ay bir uzvu bir organı tamamlandı, şimdi de benim vücudum onu besleyecek bu sıvıyı üretecekti bir şekilde. Bu da aslında hamileliğin bir parçası, bir uzantısıydı. Bunun için çabalamakla doğum yaparken ıkınmak arasında bir fark göremiyorum. Sadece her şey hazır olmuyor, inanmak ve çabalamak lazım. Ama annem sağ olsun çok yüreklendirdi beni. Ben sadece üç ay emmişim ve bırakmamızın sebebi benim meme başını koparmam. Ay her düşündüğümde benim içim sızlar, onun hem içi hem acıyan yeri sızlar.
***
Mama vermek gibi bir düşünce asla aklımdan geçmedi ilk etapta. Bebeğime özel ve tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla giderecek bir içecek bende varken o mama firmalarına da para kazandırmaya niyetim yoktu ayrıca. Öcü değil ama son çare. Z planı hatta. İlk yaptığım şuydu; elimle var gücümle memeyi sıkmak. İlk denemeler dramdı, sanki beyaz ojeyle nokta kondurmuşsun gibiydi ucuna. İki elimle birden yapınca birkaç damla gelebiliyordu, annem de elinde çay kaşığı ile bekliyordu önümde. Bir çay kaşığının yarısını ite kaka dolduruyorduk işte midesine girsin diye. İlke uyuduğu için emmiyordu ve hala biz harekete geçmemiştik. O on gün boyunca çay kaşığı ile damla damla, bütün gün, bütün gece, tabiri caizse iğneyle kuyu kazar gibi damla damla süt akıttık ağzına. Tek avuntum, midesinin kiraz kadar olmasıydı. Günde kırk kere "doymuştur, değil mi?" diye soruyordum.
Bu arada sağma makinesini de denedim elbette. Onu ile görüşümü hiç unutmayacağım. Fatih, Beyza ve ben oturduk inceliyoruz. O gramofon gibi olan kısma memenin sokulacağını anladık, tüm anladığımız da o kadardı. Biraz inceleyip okuduktan sonra tüm kablolar yerini buldu. Aslında çok basit bir mekanizma, hatta uzun süre benim bir organım gibiydi ama o an çok kablolu ve çok hortumlu "korkunçlu" bir makineydi benim için. Kendimi süpürgeye kaptıracakmışım gibi hissediyordum. Bilmemenin verdiği korku vardı. Çalıştırdık. Tırsa tırsa yapıştırdım kendime ve evet canım acıdı çok. Süt gelmedi. Çalışmıyor bu, dedim. İstemiyorum ben bunu, dedim. Canımın yanması geçince bir daha denemeye karar verdim. Bu kez önce parmaklarımla sıkıp, o ilk damlayı getirip öyle denemiştim. Öyle yapınca biberonun zeminini doldurduk. Bir mm yükselmiştir taş çatlasın. Ay ama nasıl mutluyuz, nasıl ağlıyorum bir yandan. Hani lohusayken o sevinçle karışık kronik hüzün vardır ya, o süt olayında onun doruklarını yaşadım işte. Böyle böyle kendimi sağmaya başlayacaktım ufaktan. Bunun bana avantajı, o sağdığım azıcık sütü annemin ya da Fatih'in de ben uyurken verebiliyor olmasıydı. Ben mütemadiyen bununla uğraşıp uyumuyordum çünkü. Sefillerin baş rolüydüm.
***

Öyle ya da böyle, zor da olsa bu on gün geçti. 20 Şubat günü geldi çattı. Yani asıl doğum yapmam gereken gün. Ben o geçtiğimiz on günde benimsediğim rutinime aynen devam ediyordum. Emzirmeye uğraşıyordum, tabii ki annem her an yanımda bana yardım ediyordu. O kadar acemiyim ki, ben iki kolumla kızımı tutarken annem meme ucumu sıkıp onun ağzına sokmaya çalışıyordu. Ne o emmeyi öğrenmişti ne ben emzirmeyi. İşte tam onuncu günde bu ısrarcı denemelerden birinde o beni kendiliğinden emmeye başladı. Kızım gözlerini açtı! Emerken yoruldu ve uyuyakaldı. Nasıl şaşkınım. İnanmazsınız ama yine ağlıyorum:D
Bu çocuk bu emmeyi nereden öğrendi? Eh işin mucizesi de burada zaten. Nefes alma gibi içgüdüsel yapıyor bunu. Çünkü artık zamanı gelmiş, çünkü onun dünyayla bağı ağzı. Oral dönemin en en başındayız. Bundan başka bir şey bilmiyor. Ağzını sağa sola sallayıp denk getirmeye çalışmasını ve koah koah diye emmesini asla unutmayacağım.
***
İki saat sonra tekrar emzirdim. Emdi. Yine yoruldu ve uyudu. Bir sağ tarafı veriyorum bir sol tarafı. iki saat, tekrar iki saat, yine iki saat... Bu da yeni rutinimiz oldu. Ve ben sadece birkaç gün sonra yıllarca tıkalı kalmış ve bir gün tamir edilmiş bir musluk gibi yere göğe süt fışkırtmaya başladım. Kızımla ilgili her şey olumlu gitti gitmesine. Kilo almaya başladı, rengi normale döndü, sarılık korkusu hayatımızdan ilelebet çıktı. Aramızdaki o sımsıkı bağ da oluşmaya başladı emmeyle beraber. Onu herkes sevip herkes uyutabilirdi, yıkayıp altını da değiştirebilirdi belki ama onu sadece ben emziriyordum, belki de bunu özel kılan buydu, bilemiyorum. Hiçbir şeye yetişemediğini hissederken emziriyor olmak belki de bana iyi geliyordu, bunu başarabilmiştim zor da olsa ve annelik görevimden birini yerine getiriyordum. Emzirmeyi ilk bundan sevdim işte.
***
Benim sütle ilk mücadelem de o dönemde başladı. Yani mücadele şekil değiştirdi. Göğüs pedleri bana vız geliyordu, neredeyse orkid takacaktım. Sürekli ıslak pijamalarımı utanmasam artık değiştirmeyecektim, neyse ki süt ekşi ekşi kokuyordu da tetikliyordu beni. Çünkü resmen yılmıştım o durumdan. Emzir koy, kalanı sağ, poşetle buzluğa at. Gece yap, gündüz yap. Vıcık vıcık akıyor. Olmayacak yere sıçrıyor. (sütünün gelmediğini söyleyenler de bunu üstünlük veya karşısındakini kötü hissettirmek için olduğunu kesinlikle düşünmemeli, yeri gelmişken. Bunlar ilk güruh, ikincisi de "Ay sus söyleme, nazar değdireceksin. Şükret işte neden şikayet ediyorsun? Süt çok ama kaliteli mi bakalım? bla bla" diyenlerdi) Emzirirken önce hazırlanıyordum, temiz bir havlu alıyordum -kağıt havlular da yetmiyor bu arada- kucağıma bir yastık, üzerine İlke, memeyi aç, ağzına yerleştir, emzir, ağzından çıkardığı an fışkıran sütü havluyla engelle, kızı yanında kim varsa ver yatırsın, kimse yoksa akan memeleri zaptetmeye çalışarak gazını çıkar, ana kucağına koy, prizin yanına geç, sütü sağ, kendini rahatlat (yapmamayı da denedim, koltuk altlarımda bezeler oldu hemen, hafif ateş yaptı), sütü hemen poşetine doldur, üzerine tarih yaz, deepfreeze at, makinayı sil baştan kaynar sularla dezenfekte et (o zaman bu biberon deterjanlarını da henüz keşfetmemiştim).
Bu durum ne kadar sürdü tam hatırlamıyorum şu an ama en az üç-dört ayım bu şekilde geçti. İnsanlıktan çıkmıştım. Al sana postpartum değresyon sebeplerinden biri. Ne zaman büyüyüp midesi genişlemeye başladı, daha çok emmeye başladı, o zaman sağma işinden biraz sıyrılmaya başladım. Tam istediğim kıvama gelmişti o aylarda. Bebeğim istiyor, ben emziriyorum, ben onu doyuruyorum, o beni rahatlatıyor, inanılmaz bir şey. Sakinleştiriyorsun çocuğu bir kere, artık kokunu alıyor, sevgini hissediyor, karnı doyuyor ve su kaynatıp tekrar ılıştıracağım derdin yok, her zaman ideal ısıda. Konforun dibi. Bu dönemden ek gıda başlayana kadar olan dönemde kraldım işte.
***

Benim anneannem Alman, ama bende Alman disiplininin a'sı yok, oysa annem de hep düzenli ve kurallı bir hayat yaşar. Bana gelene kadar ipler gevşemiş:) Ek gıdaya geçtikten bir süre sonra doktorumuz bundan böyle emme sıklığını kesin olarak azaltacağımızı söyledi. Yavaş yavaş alıştıra alıştıra önce iki buçuk saat, sonra üç saat, dört saat gibi aralıklara ulaşacaktık. İtiraf ediyorum, hiçbir zaman uygulamadım. Ne zaman istediyse emzirdim. Fatih hala söylenir bana, oyun değil bu, her istediğinde verme, der. Çünkü anlamaz o, bilemez. Vereceğim ben. Pişman değilim. 18. aya yaklaşırken hala emziriyorsam çılgınlar gibi emdiğimizden bence.
***
Emzirme konusunu hep akışına bıraktım. İstedikçe verdim. Bazen doluydu bazen boştu. Doktorun şekillendirmeye çalıştığı halini doğal yolla aldık biz. Zaten zaman geçtikçe ve onun kapasitesi arttıkça ve süt gün be gün azaldıkça spontan oluyor bu, su yolunu buluyor. İlk altı aylık sırf anne sütü periyodunu bitirdikten sonra zaten tek başına sütün yetmeyeceğini kendin de görüyorsun. Zamanla meme ara öğüne dönüşüyor. Özellikle yaşından sonra da keyif içeceğine dönüşüyor. Ama her dönem için faydası tartışılmaz. O ilk gelen sütün altın değerinde olduğunu öğrendim. Benim sütümün rengi neden turuncu diye hayıflanmak yerine sevinmek gerektiğini öğrendim, adının kolostrum olduğunu öğrendim. D vitamini haricinde bebeğe ihtiyacı olan her şeyi ama her şeyi verdiğini öğrendim. Her ay çocuğun gelişimine göre farklı bir yararı olduğunu öğrendim. Anne sütü ile ilgili hep şaşırdım, hep hayran kaldım. En çok şaşırdığım da şuydu, bebeğin tükürüğü ile meme ucunun uyarılması ve o sıvıdan anneye "benim buna ihtiyacım var" mesajının gitmesi. Mesela grip olduk, diyorlar ya emzirmeyi bırakmayın diye, evet, tam da bu yüzden işte. ben o sütü vererek onu o gripten koruyorum, bağışıklığını güçlendiriyorum, o an ihtiyacı olan antibiyotiği salgılıyorum, o yüzden grip olunca daha çok emzirmeli. Tabii gidip şap şup öpmeden, burnunun dibine girmeden.
***
7 aylıktı işe döndüğümde. Şartlar çok daha iyi olabilirdi çalışma hayatında ama Türkiye gerçekleri işte... 2 yıllık doğum iznine değinmeyeceğim bile, avmlerde bile yeni yeni bebek bakım odaları yapılmaya başladı o nedenle ben ofiste çalışan bir anne olarak ve kimselerin bana karışmadığı, istediğim an pompayı alıp boş bulduğum alanda sütümü sağabildiğim için bile şanslı sayıyorum kendimi. Ayrıca sütü saklayabildiğim buzdolabı var. Bütün gün ayakta çalışan, kısıtlı alanı ve kısıtlı izni olan annelere gerçekten Allah kolaylık versin. Bu konuya girince sinirlerim bozuluyor, gönül isterdi ki çocuk kaç yaşına gelene kadar ücretli iznimiz olsunu tartışalım ama kötünün iyisine şükretmekten öteye geçemedik henüz!
***
İşe başladıktan sonra da 7 ay kadar sağdım kendimi. İlk aylarda günde iki kez sağıyordum. Sonra günde bir sefere düşürdüm. Son üç ay kadardır da sağmıyorum artık. Makine ile tamamen yollarımızı ayırdık. İlke büyümeye başlayıp etrafa ilgi duymaya başladığına bir yandan emerken, yani meme onun ağzındayken ani hareketlerle başını dışa doğru çevirip sağa sola bakıyordu ve bunu yaparken beni bırakmadığı için çok yerimden sıçradım. Meme çatlaklarımın temellerini öyle attık işte. Sonra ofiste düzenli olarak sağmak, gün içinde hiç emzirmeden sırf makineyle temasta olmak, makine başına fenalık geçirmemek için son hızda kendine yüklenmek gibi etkenler sonucu kanlı bir döneme girmiştik. O dönem de en zorlu dönemlerdendi. Lansinohlar, garmastanlar hayatıma girdi, hızlı hızlı kendimi iyileştirip bir sonraki seansa en azından canımın yanmamasını sağlamaya çalışıyordum. Bir gün salt sağ memeyi kullanıp solu toparlıyordum mesela, ertesi gün sağı dinlendiriyordum. Baş edemediğim ve kopma raddesine geldiğim gün "pompaya başlarım, her şey yiyor zaten" diyerek sağmayı hayatımdan çıkarmadım, kovdum. O gün bugündür akşamları beni kapıdan annneee meemee diye karşılayıp emiyor, sonra yatarken uyku memesi emiyor. Sanırım bu son rutinimiz. Bundan sonrası onun bir şekilde bırakmasını beklemek. 2 yaşına kadar opsiyonu var, bırakmazsa ben düşüneceğim bir şeyler. Çalıştığım için kıyamıyorum şimdi, bana olan özlemini bu şekilde giderdiğini hissettiğim için bu kez de bu hissimden dolayı her istediğinde veriyorum. Çünkü anne yüreği.
Bu arada artık bende ne şişme ne acıma var. Önceleri bir süre emmeyince sertlik hissediyordum, artık araya ekstradan zaman da girse böyle bir şey olmuyor.


Daha fazla uzatmadan sadece üç kelime ile bitiriyorum; EMZİRMEKTEN ASLA VAZGEÇMEYİN.
Sevgiyle kalın.



Şeyma