31 Aralık 2010 Cuma

Sevgili Noel Baba

Sevgili Noel Baba, 
Yılın son günü. Son saatleri. Ben birazdan hazırlanmaya başlayacağım. Gitmeden önce yılın son yazısını yazmak istedim. İşte sana mektubum.
Geçen sene kandırdın beni Noel Baba. Olmadı. Kızgınım sana. Hem de kırgın. Çok güzel bir partiyle kandırmıştın beni. Geçen yılın bu gününde hummalı bir hazırlık içindeydik arkadaşlarımla. En yakın arkadaşlarımla. Her yıla beraber girmek isteyeceğim kardeşlerim... Etrafımda dostlarım, yanımda da canım sevgilim vardı.
Ee, Noel Baba? Hani yeni yıla nasıl girersek öyle gidiyordu hep? Nerede onlar şimdi? Neden yoklar yanımda?
Borçlusun bana şimdi. Çok şey istememiştim senden geçen yıllarda. Sevdiklerimi yanımda istemiştim sadece. Sen ne yaptın? Hepsini aldın, dağıttın, paramparça olduk.


Bu sene bana mutluluk borçlusun sevgili Noel Baba. 
Yepyeni bir hayat veriyorsun ya bana bu yıl, yeni bir iş, yeni arkadaşlar, yeni planlar.... O zaman bana benden aldıklarını unutturacak şeyler yaşatmak zorundasın bu yıl. Bu benim hakkım.

Geçtiğimiz yılın şu son döneminde bana kendimi tanıma şansı verdin, bambaşka yeteneklerimi keşfettim. Şimdi yapman gerekeni biliyorsun sevgili Noel Baba. Bunları hayata geçirmem için kapıları açacaksın bana.
Artık inanmak istiyorum her şeyin güzel olacağına. Pozitif enerjimi gönderdim bak evrene gerisi senin artık.
Öyle ev, araba falan istemiyorum senden.
Ama, şöyle Peter Krause gibi biri ile tanışmak fena olmazdı hani, o da aklında bulunsun.
Bu sefer istemiyorum karaktersiz, güçsüz ve ana kuzusu insanları.
Bu yıl, benim için gerçekten yeni bir yıl. Sadece tarih değişmiyor. Çok radikal.
Söyleyeceklerim bu kadar sevgili Noel Baba.
Herkese, yine de, sevgilerimi gönder. 


13 Aralık 2010 Pazartesi

Bir Kadın Portresi: Afife Jale

Babası onun tiyatrocu olmasına karşıydı ve Afife'nin oyuncu olmasını hafiflik olarak görmekteydi. Afife evden ayrı yaşamak zorunda kaldı. Bu arada Darülbedayi'deki ücretli görevine de son verildi. Güvencesiz ve parasız kaldı. Yaşadığı sıkıntılar nedeniyle şiddetli baş ağrıları çekmeye başladı. Doktoru morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlışlık yaptı ve Jale morfin bağımlısı haline geldi. Yaşamının son yıllarını Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde geçirdi ve 39 yaşındayken burada öldü.


Hicaz makamındaki o Selahattin Pınar bestesindeki gibi, "Bir bahar akşamı", rastlaştılar. İstanbul Kuşdili çayırında... Hafız Burhan konserinde... Selahattin Pınar, üstadın arkasında tambur çalıyordu. Nicedir saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biriydi. Afife Jale ise Darülbedai'de sahneye çıkarak "Tiyatrodaki ilk Müslüman kadın oyuncu" olarak tarihe geçmiş, ancak tiyatro zaptiye tarafından basılınca kapı önüne konulmuştu. İşsiz, sahnesiz ve kimsesizdi.
Acısını yatıştırıcı haplarla dindirmeye çalışıyordu. İkisi de 25 yaşındaydı. Belki de güftedeki gibi "İçimde uyanan eski bir arzu/ dedi ki
yıllardır aradığım bu/ şimdi soruyorum büküp boynumu/ Ah, daha önceleri neredeydiniz" dediler. Ve evlenmeye karar verdiler. Gençliklerini acılar içinde harcamışlardı.
Evlenince hayat boyu ıskaladıkları her şeyi birlikte yapmaya çalıştılar.
Evde saklambaç oynadılar. Bahçede enginar yetiştirip yarıştırdılar.
"Bir çocuk resmi" kıvamında şiirler yazdılar. Pınar çaldı; Afife dinledi. Ancak güzel günler uzun sürmedi. Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordu ve tiyatronun boşluğunu uyuşturucularla dolduruyordu. Suriyeli bir eczacı onu morfine alıştırmıştı. Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife... Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu.Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu. Çırpındılar, bu gidişi geri çevirebilmek için... Olmadı! Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi oldu. Bunun üzerine Afife, "Terk et beni" diye yalvardı ona... "Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim" dedi. Pınar, 6 ay sonra Afife Jale'yi terk etti. Şimdi ikisi için de en kötü yıllar başlıyordu. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aşevlerinde karnını doyururken ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağladı. Ayrılık acısını yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pınar ise hiç birlikte yatmayacağı bu kadından kısa sürede ayrıldı. Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı Balıklı Rum Hastanesi'nde, bir deri bir kemik veda etti hayata... Ölümü, gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu... Selahattin Pınar, Afife'nin ölümünün ardından paraladı kendini... Nice ölümsüz, hicran dolu besteye imza attı. Son katıldığı radyo programında "Hatıralar" şarkısını seslendirdi: "Beni de alın koynunuza hatıralar/ dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar" Bir süre sonra müdavimi olduğu Todori meyhanesine gitti; doktorların yasak ettiği ne varsa hepsini ısmarlayıp sofrayı döşetti. Rakısını yudumlarken son nefesini verdi. "Her yıl ölüm yıldönümümde mezarıma bir büyük rakı dökün" diye vasiyet etti. Son yolculuğuna mezarlıkta kendi bestesi çalınarak uğurlandı:
"Söndü yadımda akisler gibi aşkın seheri..."
Nereden sevdim o zalim kadını Bana zehir etti hayatın tadını Söylemem sormayın asla adını Bana zehir etti hayatın tadını.

(kaynak:wiki)
http://www.afife.org/

12 Aralık 2010 Pazar

Beyaza Boyansın

Hayatta her şey hızla değişir ya... Bir sonraki an ne olur bilemezsin hani. Mevsimler de öyle..
Ne zaman ne olacağını tahmin edersin. Gününü saatini bilemezsin. Kesinlik yoktur.
Mutluluk ve mutsuzluk birbirini kovalarken, sıcak ve soğuk da kovalar birbirini.

Geçen hafta İstanbul'da yazı yaşadık.
Birkaç gün öncesine kadar Bursa da ılık ılık esiyordu yüzümüze.
Düne kadar. Hava yine ılık olacak diye beklerken, sabah o muhteşem kar manzarası ile karşılacağımızı bilmiyorduk.
Beklediğimiz hava bu değildi ama sürpriz oldu. Güzel... Aydınlık... Mevsim normaline döndük artık.
Kar yağdı, beyaza büründü her şey. Siyahlar gitti. Mikroplar öldü. Yenilendik. Yenilendim.

Yılın son ayı. Yılın son haftaları. Sonra son günleri gelecek. Son sevinçleri ve son acıları.
Yeni yıl gecesi kar yağsın istiyorum. Deli gibi. Bir tablonun içinde olduğumu düşünüyorum çünkü. Beyaza boyanmış bir tablo.

Adı üstünde yeni. Yeni bir yıl. Yani yeni bir sayfa. Bunların bir bağlantısı olduğuna inanmak istiyorum. Yağan kar ile.. Karın o beyazlığı, saflığı ile her şey sıfırlansın istiyorum. Beyazın masumiyetine bürünmeli her şey.
Çamurlar karla kaplansın. Erimemecesine...
Ta ki bahara kadar.
Ta ki karlar yerini taze bahar çiçeklerine bırakıncaya kadar.




11 Aralık 2010 Cumartesi

... dedi küçük prens


“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. sonra kendini anlatmaya başladı:
“yaşamım çok monotondur. ben tavukları avlarım, avcılar da beni. bütün tavuklar birbirine benzer. bütün insanlar da öyle. bu yüzden biraz sıkılıyorum. ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. şu ekin tarlalarını görüyor musun? ben ekmek yemem. buğday benim hiçbir işime yaramaz. bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. buna üzülüyorum. ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. altın renkli saçların var senin. ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“senden rica ediyorum. lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“elbette” dedi küçük prens. “ama pek fazla vaktim yok. yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “insanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. her şeyi dükkandan hazır alırlar. ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“çok sabırlı olman gerekiyor. önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
ertesi gün küçük prens yine geldi.
“her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. mutluluğun bedelini öğrenirim.
ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. insanın gelenekleri olmalıdır.
“gelenek nedir?”
“bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. perşembeleri kızlarla dansa giderler. bu yüzden de perşembe benim için harika bir gündür. üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”
böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. ve ayrılma vakti geldiğinde “ah! sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“bu senin hatan” dedi küçük prens. “ben sana zarar vermek istemedim. seni evcilleştirmemi sen istedim.
“doğru, haklısın” dedi tilki.
“ama ağlayacağını söyledin!”
“evet, öyle.”
“o halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“hayır, oldu. buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. şimdi git ve güllere bir kez daha bak. o zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”