30 Ağustos 2013 Cuma

Canım Ankara Yolları


Zafer bayramımız kutlu ve mutlu olsun, hoşça kal yaz, merhaba Ankara..

Beş yıl boyunca nefret ede ede doldurdum şu Ankara yollarını. Geçmek bilmezdi, bir türlü kavuşamazdım ne evime ne sevgiliye. O yıllar hiç bitmeyecek, üstüne bir o kadarı daha hayatta geçmeyecekti. Kapağını açmadığım o kalın 'alles über sprachwissenschaft'ların 'Goethe'nin ameleliği ebediydi, tanrının bize lanetiydi.


Yolun ilk yarısındayım. Mutlulukla, merakla, özlemle, sabırla, tadını çıkaraa çıkara gidiyorum Ankara'ma. Bruce Dickinson ve Harun'um eşlik ediyor sağolsunlar. (Harun ayılabildi mi acaba, geçen gün sahnede fena sallanıyordu:))

Arkadaş, havaya bak yahu, dokunsan ağlayacak. Çantamın içi Bodrum'a gidermişçesine dolu olduğu için ben de dokunsan ağlayabilirim şu an. Totoş Murphy bulutların arasından pis pis sırıtıyor. 

Eskişehir'e adım adım yaklaşırken ihtiyaç barlarım da hızlı hızlı boşalıyor:( iyiyiz hoşuz ama kahvesizlik fena. Diren Şeyma.

Gitmek istenen ve özlenen yerler: Her yer, görmek istenen ve özlemen arkadaşlar: onlarca, kalınan gün sayısı:2!!
Ne kadann güzel. Onu mu arasan bunda mı kalsan, kime ne alsan ki acaba? Mini mini kuşumun, Ayşegül'ün penceresine konuyorum:)


İniyorum ben. Yaza yaza bitirdik. 
Albümler bitti, kilometreler bitti, şarjımız bitti. 

Dönerken haber ederim. Kalın sağlıcakla:)))

11 Ağustos 2013 Pazar

Bi Polyanna Değiliz, ama...

Yarın pazartesi, o kadar mutluyum ki. Tatil çabucak bittiği için o kadar seviniyorum ki..
Yoğun ve stresli bir haftaya o kadar hazırım ki.. Sabah erken kalkmaları, alarmı bi kere olsun ertelemeden gülümseyerek uyanışlarımı ve gergin telefon görüşmelerini öylesine özlemişim ki.
ANLATAMAM.

Şaka lan şaka.

Pazar akşamı.
Yarınki olası streslerle başa çıkıp unuttuğum bir şey var mıymış diye önümde outlook, karşımda gs-fb maçı, elimde bira yapılacak listesi oluşturuyorum.
Vallahi stres oldum. Fanatik cimbomlu sevgiliye şu dakikalarda hiiç bulaşmadan, toz kaplamış bloğumu az biraz parlatam dedim.
4 günlük yatış ve gezip tozmaca sonrası, bayram tatili sonrası bir pazar akşamı.
Sadece şu var kafamda, yarın ofiste masama oturup bilgisayarı açtığım an arkamdan müdür sinirli bir şekilde seslenecek, bana bir şey soracak ve ben o şeyi yapmayı unutmuş olacağım. O kadar önemli bir şey ki o hayat memak meselesi ve bütün hafta modumu düşürecek bir konu.
Neyse..
Kötü düşünmeyelim kötü olmasın. 

***



The Wall konseri muhteşemdi.
Bu da uzun süreli bekleyişimin bir meyvesi.
Roger Waters'ın geleceğini duyduğum andan itibaren aylarca bekledim sahneye çıkacağı günü.
Gerçekten hayatımda izlediğim en duyarlı konser diyebilirim.
Gezi direnişimize verdiği destekle, girişte yaptığı Türkçe konuşmayla, o duvara bizim gençlerimizin adını yazışıyla, savaşa karşı oluşuyla, sesiyle, performansıyla, müziğiyle, görselleriyle, tamamen ördürüp kırdırdığı "wall" ile bu adam benim kalbimi kazandı. Savaşın iğrençliği, korkutuculuğu, ölümün soğukluğu, sessizliği, kapitalizmin rezilliği tek bir gecede ancak böyle anlatılırdı sanırım.
Favorilerim goodbye blue sky ve comfortably numb'ı söylerken gözlerim doldu.
Olabilecek tek eksik David'di.
Amaa konser bitti.
Tıpış tıpış ofise döndüm, aynı yarın sabah yapacağım gibi.
"The child is grown, the dream has gone.."