Ne pazartesi sendromu ya, deli misin?
Sabah ofise az da olsa 'dinlenirim' diye güle oynaya gelmiştim ama birkaç saat sonra kuzumu özleyince sabahki sevincim yerini kocaman bir özlem ve az biraz vicdan azabına bıraktı. Ama sendrom yok, ne sendromu, akşama yemek bile var.
Yoruldum bu hafta sonu. Eh normal. Çünkü iki haftadır Çeşme'si Bozcaada'sı fıldır fıldır gezip, evi de bir güzel boşladıktan sonra başta çamaşırlar olmak üzere biriken tüm işlerle yüzleştim. Yemek pişerken çamaşır astım, kız uyurken kuruyanları topladım, uyanınca beraber evi süpürdük. Onun elinde şarjlı, bende büyük süpürge, wuu wuu çektik tozları kan ter içinde. Gerçi kan ter içinde kalan bendim, o pek bir mutlu yeni 'oyuncağıyla'.
Cumartesi günü ben eve dalmadan önce bir ara anneme gittik, Fatih çalışıyordu, İlke annemde uyurken ben de alışverişe gittim, eve bıraktım aldıklarımı, geri döndüm. Tabii yemek yapmak için alışveriş de yapmak lazımdı. Onun yiyebileceği sebzeleri, meyveleri aldım. Evden uzak olduğumuz zamanlarda hep rutinin dışına çıkıp çocuğun yeme alışkanlığını bozduğum için bir an önce onu alışkanlıklarına geri döndürmek ve ona sağlıklı yemek pişirmek arzusundaydım. Ne yaparsanız yapın tatile gidince, "kendi yapmadığınız" şeyleri yedirmek zorundasınız, şayet bir evde kalmıyorsanız.
Yalnız şunu eklemeliyim, biz adadan döndük ve üzerinden tam 5 gün geçti; bu süre zarfında 3 gün anneanne ve 2 gün babaannedeydi - bizim rutinimiz böyle- ve ikisi de bana "ay maşallah, bugün şunu yedi, yetmedi bunu da yedi, bak bugün enginar denedim, hayret yedi bitirdi, vs vs" deyince mutlu olmuştum ve yemek yelpazemizin, mide kapasitemizin genişlediğini düşünüp sevinmiştim. Ama onlara "hayaller" bana "hayatlar". Şu ultra iştahlı 5 günün sonundaki hafta sonu öyle olmadı, o da bize denk geldi.
Bayıldığı krepleri kavga dövüş yedi. Video açıyorum, beğenmeyince "bas!" diyor, değiştirecekmişim, sevdiği kısmı bulana kadar dudaklar kilit. Balkabağı en sevdiği yiyeceklerden biri, onu pişirdim, bir güzel tarçınladım, ceviz ve badem rendeledim içine, ondan yediği 5 kaşığı geçmedi. Oysa hafta içi balkabağını ara öğün olarak yiyor. Sonra annemde (dikkat edin annemdeyken) şeker fasulye yedi. Yarım kase uykudan önce, yarım kase uyanınca. Bir bardak da meyveli yoğurt.
Cumartesi akşamı Fatih gelince hemen hazırlanıp dışarı çıktık. Hafta sonları tabii ki dışarıda yemek yenecek, çünkü çocuğa hava aldırmak lazım. Yeşil alanlı bir restoran bulmak lazım. Yoksa evdeki yemeklerin hafta içine kalmasıyla hiçbir ilgisi yok. Aklımdan bile geçmez. Hep yavrumuz koşsun, oynasın diye.
Arabaya bindiğimiz saniye, inene kadar "meme, meme, meme" emmeye ara verip yine "meme" diyor, ötekine geçiyoruz. Ya sabır. Araba duruyor "deeedik"(geldik). Daha önce gitmediğimiz yeşil bir alan bulduk, gittik. Hatta burada bir hamak vardı, baştan çok ilgisini çekti, kıpırdamadan yattı biz onu sallarken. Buraya kadar her şey normaldi. Masaya oturduğumuz andan itibaren kriz başladı. O kriz de pazar gününün bir sinyaliymiş, ertesi gün anladık. Patates verdik, yemedi, köfte yemedi, balkabağını yemedi, gitti kuru ekmek kemirdi, yine meme istedi. Mama sandalyesinde oturmak istemedi, yürümek de istemedi ama, video izlemek istemedi, Ali'yi de yere fırlattı. Yemeklerimiz buz gibi olurken dönüşümlü olarak bebek arabasıyla yaptığımız "sarsıntılı" yürüyüşlerle gazını aldık, oturduğumuz yerden de kol kaslarımız sızlayana kadar yaptığımız "rötüşlarla" uykuya daldı. Bir sessizlik çöktü. Birbirimize yorgun savaşçı edasıyla bakıp, gülümsedik ve romantik akşam yemeğimizi bitirdik. İlke uyanınca da kaçarak uzaklaştık oradan.
Pazar günü geldi çattı. Pazar gününün özeti şu; hayat biz planlar yaparken başımızdan geçenlerdir veya evdeki hesap çarşıya uymaz. Artık nasıl dersen... Şu son dönemde çok erken kalkmaya başladık, geç yatmamıza rağmen. Yine çok erken uyandı, Fatih ben biraz uyuyayım diye civcivle kalktı içeri gitti. Uyuyorum ama bir yandan da duyuyorum onları, tilki uykusu. Kahvaltı yaptı, uykusu geldi, uzun çabalar sonunda uyudu. Onların sesine ben kalktım. Az uyudu. Kalkınca bir şeftali yedirdim, itiraz etmedi. Ama bütün gün yediği de bu şeftali oldu!
Yarım yamalak yenmiş yemek, yarım yamalak uyunmuş uykuyla aklı olan ebeveyn sokağa çıkmaz. Karnı tok, neşesi yerinde olacak. "Neyse biraz daha acıksın yer, biraz daha yorulsun uyur"u beklerken zaman geçti tabii. Saatler geçiyor, ne uyku, ne yemek. O en sevdiği kabak yemeğini yaptım, şimdiye dek hiç yemediği olmadı. Saat 16:00'ya geliyor. Acıkmamış olma ihtimali yok. Kafa sağa sola, ağız kenetli... Yesin diye işi inada bindirdik biz de, iki yanına oturduk Fatih'le, kah oyunla, kah sesimizi oldukça yükselterek, tabağın sonlarına yaklaştık. Ara ara çenesini titretti, gözlerini doldurdu, şımarıyor sandık. Neyse, dedim bu kadar yedi ya, daha fazla ısrar etmeyelim, biraz da meyveli yoğurt yerse ona yeterli olur, dedim. Demez olaydım. O da en sevdiği şey normalde. Yarısını yine kavga dövüş yedi. Yemek işini hallettiğimize göre, artık çıkıp temiz hava alabilirdik. Mama sandalyesinden kucağıma aldım ,giyinmek üzere odaya yürürken birden öğürdü ve oluk oluk üstüme kustu! Resmen. Abartmıyorum. Saçımız başımız, kollar, bacaklar battı, adım atacağım bir alan dahi yok. Ağlıyor. Katıla katıla ağlıyor. O an öyle pişman olduk ki, öyle çaresizce baktık ki birbirimize. O vıcık vıcık halimle sarıldım ona iyice, ondan özür diledim, geçtiğini söyledim. Aptal kadın, ısrar etme işte, istemiyor işte, bir de kızıyorsun çocuğa, al hepsini çıkardı işte. Midesi bulanıyordu, toktu belki de ama bunların hiçbirini dile getiremediği için sonuç bu. Yok bir daha ısrar yok, kendime kızımla ilgili verdiğim sözlere bir yenisini ekledim. İlke sakinleşince duşa girdik, üstümüz başımız, havlular, hop bir makina daha çıktı kaşla göz arasında. Şimdi midesinin bomboş olduğundan emindik. Yemek? Teklif bile etmedik. Banyoda biraz oynadık, sakinleşti. Uykusu iyice geldi, çıkınca memede uyudu. Hep "fu" istedi sonra hep "fu. Uyanınca parkta oynadık, arabayla gezdirdik ve ağzından "mama" çıktığı ana dek yemek konusu açılmadı. Bir tabak makarna yedi. Kendi durana kadar.
Bunun sebebi ne olabilir diye düşünüyorum. Ya iki yaş sendromu başladı, ya adamına göre davranıyor, ya yeni azı dişi geliyor, ya bizim evin aşırı sıcak olmasından istemiyor, ya da "ay nazar değdi çocuğa". Bizim tutumumuz da göz ardı edilemez tabii ,bir süre böyle deneyeceğiz, önüne koyup bırakacağız, kendi isterse vereceğiz, çünkü henüz konuşamasa da ihtiyaçlarını bir şekilde bize ifade ediyor.
Şunları yazarken bir tur daha yoruldum. Üstümüzden tren geçmiş gibi...
O Bursa'da çocukla gidebileceğimiz "yeşillikli" yerler konusuna da geleceğim bir gün, umarım.
Şimdilik hoşça kalın.
İyi haftalar.
Yarım yamalak yenmiş yemek, yarım yamalak uyunmuş uykuyla aklı olan ebeveyn sokağa çıkmaz. Karnı tok, neşesi yerinde olacak. "Neyse biraz daha acıksın yer, biraz daha yorulsun uyur"u beklerken zaman geçti tabii. Saatler geçiyor, ne uyku, ne yemek. O en sevdiği kabak yemeğini yaptım, şimdiye dek hiç yemediği olmadı. Saat 16:00'ya geliyor. Acıkmamış olma ihtimali yok. Kafa sağa sola, ağız kenetli... Yesin diye işi inada bindirdik biz de, iki yanına oturduk Fatih'le, kah oyunla, kah sesimizi oldukça yükselterek, tabağın sonlarına yaklaştık. Ara ara çenesini titretti, gözlerini doldurdu, şımarıyor sandık. Neyse, dedim bu kadar yedi ya, daha fazla ısrar etmeyelim, biraz da meyveli yoğurt yerse ona yeterli olur, dedim. Demez olaydım. O da en sevdiği şey normalde. Yarısını yine kavga dövüş yedi. Yemek işini hallettiğimize göre, artık çıkıp temiz hava alabilirdik. Mama sandalyesinden kucağıma aldım ,giyinmek üzere odaya yürürken birden öğürdü ve oluk oluk üstüme kustu! Resmen. Abartmıyorum. Saçımız başımız, kollar, bacaklar battı, adım atacağım bir alan dahi yok. Ağlıyor. Katıla katıla ağlıyor. O an öyle pişman olduk ki, öyle çaresizce baktık ki birbirimize. O vıcık vıcık halimle sarıldım ona iyice, ondan özür diledim, geçtiğini söyledim. Aptal kadın, ısrar etme işte, istemiyor işte, bir de kızıyorsun çocuğa, al hepsini çıkardı işte. Midesi bulanıyordu, toktu belki de ama bunların hiçbirini dile getiremediği için sonuç bu. Yok bir daha ısrar yok, kendime kızımla ilgili verdiğim sözlere bir yenisini ekledim. İlke sakinleşince duşa girdik, üstümüz başımız, havlular, hop bir makina daha çıktı kaşla göz arasında. Şimdi midesinin bomboş olduğundan emindik. Yemek? Teklif bile etmedik. Banyoda biraz oynadık, sakinleşti. Uykusu iyice geldi, çıkınca memede uyudu. Hep "fu" istedi sonra hep "fu. Uyanınca parkta oynadık, arabayla gezdirdik ve ağzından "mama" çıktığı ana dek yemek konusu açılmadı. Bir tabak makarna yedi. Kendi durana kadar.
Bunun sebebi ne olabilir diye düşünüyorum. Ya iki yaş sendromu başladı, ya adamına göre davranıyor, ya yeni azı dişi geliyor, ya bizim evin aşırı sıcak olmasından istemiyor, ya da "ay nazar değdi çocuğa". Bizim tutumumuz da göz ardı edilemez tabii ,bir süre böyle deneyeceğiz, önüne koyup bırakacağız, kendi isterse vereceğiz, çünkü henüz konuşamasa da ihtiyaçlarını bir şekilde bize ifade ediyor.
Şunları yazarken bir tur daha yoruldum. Üstümüzden tren geçmiş gibi...
O Bursa'da çocukla gidebileceğimiz "yeşillikli" yerler konusuna da geleceğim bir gün, umarım.
Şimdilik hoşça kalın.
İyi haftalar.

