24 Temmuz 2017 Pazartesi

Güle Güle İştah | Bir Hafta Sonu Hikayesi

Bir pazartesi akşamında, ofisten merhaba.

Ne pazartesi sendromu ya, deli misin?
Sabah ofise az da olsa 'dinlenirim' diye güle oynaya gelmiştim ama birkaç saat sonra kuzumu özleyince sabahki sevincim yerini kocaman bir özlem ve az biraz vicdan azabına bıraktı. Ama sendrom yok, ne sendromu, akşama yemek bile var.

Yoruldum bu hafta sonu. Eh normal. Çünkü iki haftadır Çeşme'si Bozcaada'sı fıldır fıldır gezip, evi de bir güzel boşladıktan sonra başta çamaşırlar olmak üzere biriken tüm işlerle yüzleştim. Yemek pişerken çamaşır astım, kız uyurken kuruyanları topladım, uyanınca beraber evi süpürdük. Onun elinde şarjlı, bende büyük süpürge, wuu wuu çektik tozları kan ter içinde. Gerçi kan ter içinde kalan bendim, o pek bir mutlu yeni 'oyuncağıyla'.

Cumartesi günü ben eve dalmadan önce bir ara anneme gittik, Fatih çalışıyordu, İlke annemde uyurken ben de alışverişe gittim, eve bıraktım aldıklarımı, geri döndüm. Tabii yemek yapmak için alışveriş de yapmak lazımdı. Onun yiyebileceği sebzeleri, meyveleri aldım. Evden uzak olduğumuz zamanlarda hep rutinin dışına çıkıp çocuğun yeme alışkanlığını bozduğum için bir an önce onu alışkanlıklarına geri döndürmek ve ona sağlıklı yemek pişirmek arzusundaydım. Ne yaparsanız yapın tatile gidince, "kendi yapmadığınız" şeyleri yedirmek zorundasınız, şayet bir evde kalmıyorsanız.

Yalnız şunu eklemeliyim, biz adadan döndük ve üzerinden tam 5 gün geçti; bu süre zarfında 3 gün anneanne ve 2 gün babaannedeydi - bizim rutinimiz böyle- ve ikisi de bana "ay maşallah, bugün şunu yedi, yetmedi bunu da yedi, bak bugün enginar denedim, hayret yedi bitirdi, vs vs" deyince mutlu olmuştum ve yemek yelpazemizin, mide kapasitemizin genişlediğini düşünüp sevinmiştim. Ama onlara "hayaller" bana "hayatlar". Şu ultra iştahlı 5 günün sonundaki hafta sonu öyle olmadı, o da bize denk geldi.

Bayıldığı krepleri kavga dövüş yedi. Video açıyorum, beğenmeyince "bas!" diyor, değiştirecekmişim, sevdiği kısmı bulana kadar dudaklar kilit. Balkabağı en sevdiği yiyeceklerden biri, onu pişirdim, bir güzel tarçınladım, ceviz ve badem rendeledim içine, ondan yediği 5 kaşığı geçmedi. Oysa hafta içi balkabağını ara öğün olarak yiyor. Sonra annemde (dikkat edin annemdeyken) şeker fasulye yedi. Yarım kase uykudan önce, yarım kase uyanınca. Bir bardak da meyveli yoğurt.

Cumartesi akşamı Fatih gelince hemen hazırlanıp dışarı çıktık. Hafta sonları tabii ki dışarıda yemek yenecek, çünkü çocuğa hava aldırmak lazım. Yeşil alanlı bir restoran bulmak lazım. Yoksa evdeki yemeklerin hafta içine kalmasıyla hiçbir ilgisi yok. Aklımdan bile geçmez. Hep yavrumuz koşsun, oynasın diye.

Arabaya bindiğimiz saniye, inene kadar "meme, meme, meme" emmeye ara verip yine "meme" diyor, ötekine geçiyoruz. Ya sabır. Araba duruyor "deeedik"(geldik). Daha önce gitmediğimiz yeşil bir alan bulduk, gittik. Hatta burada bir hamak vardı, baştan çok ilgisini çekti, kıpırdamadan yattı biz onu sallarken. Buraya kadar her şey normaldi. Masaya oturduğumuz andan itibaren kriz başladı. O kriz de pazar gününün bir sinyaliymiş, ertesi gün anladık. Patates verdik, yemedi, köfte yemedi, balkabağını yemedi, gitti kuru ekmek kemirdi, yine meme istedi. Mama sandalyesinde oturmak istemedi, yürümek de istemedi ama, video izlemek istemedi, Ali'yi de yere fırlattı. Yemeklerimiz buz gibi olurken dönüşümlü olarak bebek arabasıyla yaptığımız "sarsıntılı" yürüyüşlerle gazını aldık, oturduğumuz yerden de kol kaslarımız sızlayana kadar yaptığımız "rötüşlarla" uykuya daldı. Bir sessizlik çöktü. Birbirimize yorgun savaşçı edasıyla bakıp, gülümsedik ve romantik akşam yemeğimizi bitirdik. İlke uyanınca da kaçarak uzaklaştık oradan.



Pazar günü geldi çattı. Pazar gününün özeti şu; hayat biz planlar yaparken başımızdan geçenlerdir veya evdeki hesap çarşıya uymaz. Artık nasıl dersen... Şu son dönemde çok erken kalkmaya başladık, geç yatmamıza rağmen. Yine çok erken uyandı, Fatih ben biraz uyuyayım diye civcivle kalktı içeri gitti. Uyuyorum ama bir yandan da duyuyorum onları, tilki uykusu. Kahvaltı yaptı, uykusu geldi, uzun çabalar sonunda uyudu. Onların sesine ben kalktım. Az uyudu. Kalkınca bir şeftali yedirdim, itiraz etmedi. Ama bütün gün yediği de bu şeftali oldu!

Yarım yamalak yenmiş yemek, yarım yamalak uyunmuş uykuyla aklı olan ebeveyn sokağa çıkmaz. Karnı tok, neşesi yerinde olacak. "Neyse biraz daha acıksın yer, biraz daha yorulsun uyur"u beklerken zaman geçti tabii. Saatler geçiyor, ne uyku, ne yemek. O en sevdiği kabak yemeğini yaptım, şimdiye dek hiç yemediği olmadı. Saat 16:00'ya geliyor. Acıkmamış olma ihtimali yok. Kafa sağa sola, ağız kenetli... Yesin diye işi inada bindirdik biz de, iki yanına oturduk Fatih'le, kah oyunla, kah sesimizi oldukça yükselterek, tabağın sonlarına yaklaştık. Ara ara çenesini titretti, gözlerini doldurdu, şımarıyor sandık. Neyse, dedim bu kadar yedi ya, daha fazla ısrar etmeyelim, biraz da meyveli yoğurt yerse ona yeterli olur, dedim. Demez olaydım. O da en sevdiği şey normalde. Yarısını yine kavga dövüş yedi. Yemek işini hallettiğimize göre, artık çıkıp temiz hava alabilirdik. Mama sandalyesinden kucağıma aldım ,giyinmek üzere odaya yürürken birden öğürdü ve oluk oluk üstüme kustu! Resmen. Abartmıyorum. Saçımız başımız, kollar, bacaklar battı, adım atacağım bir alan dahi yok. Ağlıyor. Katıla katıla ağlıyor. O an öyle pişman olduk ki, öyle çaresizce baktık ki birbirimize. O vıcık vıcık halimle sarıldım ona iyice, ondan özür diledim, geçtiğini söyledim. Aptal kadın, ısrar etme işte, istemiyor işte, bir de kızıyorsun çocuğa, al hepsini çıkardı işte. Midesi bulanıyordu, toktu belki de ama bunların hiçbirini dile getiremediği için sonuç bu. Yok bir daha ısrar yok, kendime kızımla ilgili verdiğim sözlere bir yenisini ekledim. İlke sakinleşince duşa girdik, üstümüz başımız, havlular, hop bir makina daha çıktı kaşla göz arasında. Şimdi midesinin bomboş olduğundan emindik. Yemek? Teklif bile etmedik. Banyoda biraz oynadık, sakinleşti. Uykusu iyice geldi, çıkınca memede uyudu. Hep "fu" istedi sonra hep "fu. Uyanınca parkta oynadık, arabayla gezdirdik ve ağzından "mama" çıktığı ana dek yemek konusu açılmadı. Bir tabak makarna yedi. Kendi durana kadar.


Bunun sebebi ne olabilir diye düşünüyorum. Ya iki yaş sendromu başladı, ya adamına göre davranıyor, ya yeni azı dişi geliyor, ya bizim evin aşırı sıcak olmasından istemiyor, ya da "ay nazar değdi çocuğa". Bizim tutumumuz da göz ardı edilemez tabii ,bir süre böyle deneyeceğiz, önüne koyup bırakacağız, kendi isterse vereceğiz, çünkü henüz konuşamasa da ihtiyaçlarını bir şekilde bize ifade ediyor.

Şunları yazarken bir tur daha yoruldum. Üstümüzden tren geçmiş gibi...
O Bursa'da çocukla gidebileceğimiz "yeşillikli" yerler konusuna da geleceğim bir gün, umarım.
Şimdilik hoşça kalın.
İyi haftalar.

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Eyvah! Çok Kötü Düştü

Herkese merhaba.

Öncelikle hepimize kazasız belasız bir gün diliyorum. Bloga aslında tatille ilgili yazılarımı tamamlamak üzere girdim ama an itibariyle aklım evde, civcivimde olduğu için kendimi bunu yazarken buldum.

Dün gece ufak bir kaza geçirdik.

 
Ben lavabodaydım. Babasıyla beraber yatak odasındaydılar. Yatmaya hazırlanıyoruz ufaktan. Birden gümm diye bir ses duydum. Düşmelerine çok alıştırdım kendimi aslında, panik olmuyorum eskisi gibi. Ben panik olmayınca İlke de korkmuyor ve yapacağı şeye devam ediyor. O düşme seslerinden sonra ya ses gelmezdi ya da bir iki mızıldanır, "aa hadi bak ayıyla şarkı söyleyelim" dediğim an unutmuş olurdu bile.

Öyle olmadı. Gümm sesinden sonraki sessizlik hoşuma gitmedi. Birkaç saniye sonra katılma sesi duyunca, resmen klozetten olduğum gibi kalkıp yanına -tabiri caizse- ışınlandım.


Fatih hemen kucağına almış. Ne oldu? Düştü. Nasıl düşer, yanında değil misin? Yanındaydım, anlamadım, dedi. İlke "anne, anne" diye sayıklamaya başlayınca çekip kucağıma aldım. Çok kızdım Fatih'e, ama gerçekten çok kızdım. Oysa ki şimdi sakin kafayla düşünüyorum, o düşmesini ister miydi? Elbette hayır. Bu kadar sinirlenmemin ve korkmamın sebebi, onu kucağıma alırken ağzından kan gelmeye başlamasıydı. Çok az kustu kırmızı kırmızı, ya da ben o an öyle sandım, çünkü devamı olmadı; salya sümük ve kan içinde kaldık. O an elim ayağım boşaldı işte. Böylesi ilk kez oldu çünkü.

Çok hızlı hareket etmek zorundasın. Ne yapacağına karar vermek zorundasın. Sakin kalmak zorundasın. Sakinlik konusunda çuvalladım bu kez. Bir yeri mi kesildi, dişi mi kırıldı, ya kanama durmazsa, kanayan nokta neresi, çok mu canı acıyor yavrumun, çocuğa nasıl olur da müdahale etmezsin, hastaneye mi koşsak, yok önce onu sakinleştirelim vs vs vs derken bir yandan banyoda eline yüzüne soğuk su çarpıyoruz. Defalarca ağzını çalkaladık, kan durdu. Hem canı yanıyordu hem bizim gerginliğimizden etkilenmişti.
Onu fark ettiğim an topladım kendimi. Kucağıma oturttum, tamam dedim, geçti. Saçlarını okşadım, yüzünü kuruladım. Hıçkıra hıçkıra, anne, meme, anne, meme... Kalbimin nasıl ezildiğini sözcüklerle anlatamam, her hıçkırığı tokat gibiydi benim için. Yani tabii ki Allah beterinden saklasın, insanlar nelerle uğraşıyorlar...

Ağlarken ağzını açtığında zor da olsa dudağını kaldırmaya çalıştık yukarı, kesinlikle o bölgeyi elletmiyor. Sol üst dişinin üst kısmındaki diş eti mosmordu. Muhtemelen yatağın kenarında ayağı kayıp düşerken ağzı takıldı ve diş eti sıyrıldı. Ya bunları yazarken bile tüylerim diken diken oluyor.

Üstünü başını değiştirdik, ne zaman istediyse meme verdim. Sakinleşti. Sonra da yorgun düşüp uyuyakaldı zaten. Uzun süredir gece yatıp sabah kalkıyoruz ama dün gece öyle olmadı. İnledik, sayıkladık. Sonra yanıma aldım onu, sabaha kadar emerek uyudu. Umarım bu geceye özgü bir durum olarak kalır, tekrar eski sık kalkmalara dönmeyiz.

Sabah neşeli uyandı. Dudağının üstünde hafif bir şişlik ve yara var. Yarına epey toparlayacağını umuyorum. Doktora gitmedik. Ateşi, halsizliği veya başka bir şey olmadı çünkü. Başında da bir şey yoktu. Çocuklar düşe kalka büyür diyorlar ama böyle durumlarda ömründen ömür gidiyor insanın.

Ben o an yanında olsaydım olmazdı düşüncesini bir kenarı atmak lazım. Benim yanımda düşmüyor mu bu çocuk? İnsan tuvalette çişini yaptı diye vicdan azabı çeker mi? Çekmemeli. Her şey olacağına varıyor. Eminim ki bu küçük kazada ben ondan daha çok hasar gördüm. Tedbirli olmak lazım ama daha da ötesi soğukkanlı olmak lazım. Dün gece gördüm ki çocuğu korkutan şey yaşadığı kazadan çok senin tutumun.

En kötü kazamız böyle olsun.
sevgiyle kalın...

18 Temmuz 2017 Salı

Bebekle Çeşme Tatili | 1 mommy'nin notları

Çeşme tatili rüzgar gibi geçti. Kelimenin her anlamıyla. Bir haftanın göz açıp kapayana dek geçmesiyle de pöfür pöfür esmesiyle de rüzgarın hakkını verdi.



Çeşme’ye neden gidilir sorusuna ilk olarak tüm kalbimle Alaçatı’nın yüzü suyu hürmetine derim, ayrı seviyorum orayı. Sonra duyguları bırakıp, neden gidilir yerine neden çocukla gidilir'i sorar ve gerçekçi olursak; mis gibi havasına, Ilıca’nın cam gibi denizine gidilir. Mis gibi havaya değindiğim anda da şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki ben çocuğumun hiç bu kadar uyuduğunu görmedim. Günde yarım saat uyusun diye yapmadığımız şey kalmazken, burada günde üç öğün uyudu, üstelik kucağıma alır almaz ya da memeyi ağzına değdirdiği anda! Bunun yanında da Çeşme'nin taşsız, çöpsüz, tertemiz berrak denizi de çocuğu kıyıda oynatabilmek, suya sokup yüzdürebilmek adına ideal. Son olarak da Marmara Bölgesi'nden ulaşması en kolay bölge olduğu için, kısa sürecek araba yolculukları için de tercih edilebilir.

Tatile gitmeden 1-2 gün önce şu petrol sızıntısı konusundan haberim oldu. Okudum araştırdım, bu olay 2016 Aralık ayında olmuş. Çeşme'ye benden önce giden arkadaşlarıma sordum denizi, sıkıntı yok dediler, yine de tedirgin gittim. Sosyal medyayı da web haberciliğini de biliyorsunuz işte, karnın ağrıyorsa mide kanserisindir, bu haberleri de aynı tatta paylaşmışlar, yok efendim Çeşme bitmiş, deniz artık çok kötüymüş, esnaf ağlıyormuş, denizden çıkan zifte bulanık çıkıyormuş. Ay bir sinirim bozuldu, sormayın. Rezervasyonu yapmışız, hatta otelin parasını bile ödemişiz, izinler tamam, bütün hücrelerimiz tatiiill diye bağırıyor, çıkacak haber miydi bu şimdi?


Hazır şu an tam yazın ortasındayız ve diğer yarısında Çeşme'ye gitme planı yapan aileler varsa ben bir hafta 17 aylık kızıyla kalmış bir anne gözüyle yazıyorum; bilhassa ilk 4 gün cam gibi pırıl pırıl bir denize girdik, zifti geçtim, bir tane yosun bir tane çöp ve hatta bir tane taş bile yoktu. Denizde durum böyle. Esnaf ağlıyordu haberine de dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla şunu söyleyeyim, o kadar kalabalık ki belki de yetişemediklerinden ağlıyorlardır! Çarşıda, Alaçatı'da, Çeşme Marina'da adım atacak yer yok. En sakin yer Ilıca, oraya bile Şevki'ye kumru yemeye gidiyor millet. Çeşme, bildiğimiz Çeşme, hevesiniz kursağınızda kalmasın. Sadece tarih seçimi yaparken hava durumunu kontrol ederseniz iyi olur. Yağışsız ve rüzgarsız günleri seçmeye özen gösterin. Çünkü biz ikinci yarıyı uça uça tamamladık.

Tabii her zaman hava şartları ön görülemiyor. Yağış yoksa sıkıntı yok, rüzgarlı havada da bir şekilde alternatif bulunuyor. Biz ne yaptık? Otelin plajı rüzgardan çok dalgalandığı ve yüzümüz gözümüz kum olduğu için, İlke'yi de henüz havuza sokmadığımız için, gündüzlerimizi keyifle ve otelin rahatlığında geçirebileceğimiz, kalan günlerimizi değerlendirebileceğimiz beachler aradık. Bölge olarak Aya Yorgi kuytu oluşuyla bir numarada. Alaçatı, Ilıca ve Boyalık tarafları uçuyor olsa da orası sakin kalıyor.

Çeşme'de Beachler


Babylon Beach:
Aya Yorgi'de. Kocaman çim alan üzerinde. Beach bar mevcut, fiyatları da çok abartı değil. Giriş ücreti 65 TL, karşılığında şezlong ve dilediğinizce minder alabiliyorsunuz. Minder olayı özellikle çocuk uyuyunca muhteşem. Çok geniş oldukları için üzerinde rahatça yatırabilirsiniz, düşme tehlikesi de yok. Çim alanın bittiği yerde merdivenlerden inip kıyıya gidebilirsiniz. Kıyılar taşlı ancak birkaç adım sonra tamamen kum. Deniz pırıl pırıl ve kuytuda kaldığı için rüzgardan pek etkilenmiyor. 10 üstünden 10 veririm, çok rahat ettik, güzel vakit geçirdik ayrıca WCler tertemizdi.

Sole& Mare: Bu da Aya Yorgi'de. Yoldan giriş tarafında Babylon'dan biraz ileride gibi görünüyor, altta, deniz tarafında birleşiyorlar, yan yanalar. Yalnız çiftlere öneririm, yandan bakınca eğlence orada gibi görünüyordu, çocuklulara önermem çünkü denize platformdan girilebiliyor yalnızca.

Marrakech: Kapanmış, Tren olmuş. Adult only. Ayrıca platform. Eledik.

CopaCabana: Altınkum'da. Tertemiz pırıl pırıl denizi ve saf kumu, çim alanı, locaları, şezlongları, minderleri ve çok geniş alana sahip oluşu açısından öneriyorum. Dikkat: su burada epey soğuk.


Zio Beach:
Alaçatı'da. Üstelik burada olmasına rağmen rüzgar yoktu. Şu an için en popüler yer, adım başı bir ünlü görebilirsiniz. Suyun içindeki hamakta fotoğraf için sıraya giriyorlardı:)) Denizi yine temiz, berrak, plajı sırf kum. Ama şöyle bir sıkıntı var, çok kalabalık ve şezlongları o kadar öne çekmişler ki suda yürüyecek bir alan bile yok, doğrudan bileklerinin üzerinde suya girmek zorunda kalıyorsun. Burada da kum plajdaki şezlonglar çok hoşuma gitti, tek kişilik yatak gibiler. Birkaç merdiven çıkınca çim alanda minderler var ve havuza da girebilirsiniz. Girişi 50 TL ve bir içecek dahil.



Şimdi otel konusuna geliyorum. Miplaya by Corendon'da kaldık, Corendon zinciri hakkında hep iyi duymuştum. Rezervasyonu yapmak için açıkçası geç kalmıştık, bu otel hem Boyalık'taydı, hem standart boş odası vardı (diğer otellerdeki upgrade odalara dünya para vermek ne gereksiiizz), hem fotoğraflarına bayılmıştım hem de her şey dahil konseptteydi. Instagramda otelle ilgili çok fazla mesaj aldım. Şöyle söyleyeyim, otelde değil de bir tanıdığımızın yazlığında kalıyormuşum gibi hissettim. Denizine, plajına lafım yok. Tüm staff turizm öğrencisiydi, hepsi çalışmaya hevesli ve güleryüzlü stajyerlerdi ama bu profesyonel oldukları anlamına gelmiyor. Mesela check in yaparken adımızın görünmediğini söyledi oradaki kız. Elimizde konfirmasyon numarası falan var. Neymiş, soyadımızda i harfi geçiyormuş ama ı olarak aratması lazımmış. Yani bu çok fazla detay ama başımıza geldi mi geldi. Bunu ona ben öğretmek zorunda değildim, kendi akıl etmeliydi. Yemekler yetmez ama evetti, zaten çoğu akşam dışarıda yemek yediğimiz için her şey dahil otel aradığımıza da pişman olduk. Oda kahvaltı almak daha mantıklı olacakmış. Otelde kalırsan extra olarak al, kalmadığın zaman da boşuna ödeme işte. Banyo çok küçüktü ve az su akıyordu. Büyük problem. Sırf bu yüzden önermiyorum işte oteli. Çeşme'ye gidecekseniz Sheraton veya Ilıca otel diyorum. Bu da bize ders olsun. Tatil tarihlerinizi erkenden belirlemek gibi bir şansınız varsa hemen rezervasyon yapabilirsiniz.


Son olarak naçizane tavsiye, Alaçatı'da yemek yerseniz bir akşamınızı Yasemin'in Mutfağı'na ayırıp, kaya levreği deneyin derim. Biz bir yere gittiğimizde alışkın olduğumuz tatlardansa, oraya özel bir şeyi denemeyi severiz. Çok sempatik bir şefleri vardı, herkesle tek tek ilgilenip muhabbet ediyordu, onun önerilerine bıraktık kendimizi. Kaya levreği, yanına da mezelerden Atatürk salatası ve kızarmış vişne. Ay siz siparişi verin ben hemen geliyorum!

Herkese iyi tatiller.
Sevgiyle kalın