16 Ekim 2017 Pazartesi

Ekim, Aşk ve Bozcaada

Hoş geldin Ekim. Hoş getirdin.
Ekim benim sevgilimin ayı. Eylül melankolisinden sıyrılmış, kışın soğuğuna henüz yakalanmamış, güneşi hala ısıtabilen, gölgesi üşüten, güzel insanların dünyaya geldiği, sarı yapraklı, bal kabaklı Ekim.

Dün akşam eve dönerken yine nereden çağrıştı bilmiyorum, ne dinliyorduk ya da ne konuşuyorduk hatırlamıyorum ama "ada'mız geldi". "Ne güzeldir şimdi ada, kalabalık gitmiş, sessiz kalmıştır" dedik.

Bizim evde ada'sı gelmek diye bir deyim var. Bir yerlere kaçmak, uzaklaşmak değil de özellikle Bozcaada'ya gitmeyi özlediğimizde söylediğimiz... Kışın işten güçten fırsat olursa, yazın her fırsatta ama her sene bir kerecik de olsa mutlaka gittiğimiz can ada.


Bozcaada'yı kim sevmez? Herhalde gitmeyen. Bilmediğinden... Bir koklasa bayılır oysa.

Marmara'da yaşayan çoğunluğun düşmüştür yolu adaya. Çanakkale'nin hatta Kuzey Ege'nin mavi boncuğu. Türklerle Rumların hala kardeşçe yaşadığı, Anadolu'daki tahammülsüzlüğün, yerleşik kalabalığın ve muhafazakarlığın sıçramadığı bir yer ada. Büyük işletmeleri kendisinden uzak tutup bekaretini korumuş bir yer. Büyük otel yok, site yok, öyle heybetli bir apartman bile yok, belediye otobüsü yok, metro yok; feribot var, tekne var, bisiklet var, iki katlı, uzun camlı, ahşap kapılı evleri var aksine. Evlerin önünde güvenlik yok, iki çift sohbetlik, bir içim kahvelik atılmış tahta sandalyeler var. Samimiyetini, doğallığını, küçüklüğünü, butikliğini kaybetmemiş; bakkalını, pansiyonunu, Çiçek Pastanesini, kekik satan teyzesini, reçelci ablasını ranta kurban etmemiş, işte bu yüzden çok seviliyor.

Ama benim sevgim başka. Ben adayla, adaya aşık bir adamın bana olan aşkını bu sokaklarda çocuksu bir coşkuyla anlatması ile, bakması ile, dokunması ile başka bir bağ kurdum. Ada ile özgürlüğü ve aşkı bağdaştırıyorum bir de gerçek dostluğu. Ada benim sevgilimin gençliği demek, ikimiz için ise her daim kaçıp buluştuğumuz, sığındığımız yer demek. Aşk demek, şarap demek, arkadaşlar demek. Sokaklarına ilmek ilmek işlenmek demek, taş yollarda ayakların basmadan yürümek demek, kalabalık yapılan kahvaltılar demek.


Biz bu kalabalıktan, bu gözlerden kaçıp gittik bir gün rüzgar güllerine, gün batımında birbirimizin kızıl parlayan saçına, gözüne düştük orada, rüzgarın yüzümüze çarptığı kekik kokusu, deniz kokusu birbirimize biraz daha yaklaşınca karıştı birbirine, hafızamıza kazındı o gün, oysa o gün her şeyi unutmuştuk biz.

Adanın dokunulmazlığı bizim dokunulmazlığımız, adanın doğallığı, güzelliği bizim sevgimiz, doğallığımız, güzelliğimiz oldu, bütünleşti.


Sonrası malum. Hani bazı evler vardır içinde çok rahat ettiğin, kendi evinmiş gibi davranabildiğin nadir evler... Hani hangi koltuğa oturacağın, bacağını nasıl atacağın, dolabı açıp ne aşıracağın falan hep bellidir ya o evlerde, işte bizim de Boruzan'da oturacağımız masa, vereceğimiz sipariş bellidir, daha kalabalıksak Battı Balık'ta eller havaya yapıp, uyumadan önce Fuska'da son bir iyi geceler birası "çakarız" mesela. Biz çıkarken ne çalıyorsa gidene kadar kafamda o çalmaya devam eder, sevgilime sarılıp mırıldana mırıldana yürürüm. O da genelde "take me to the magic of the moment on a glory night" oluyor çünkü Fuska'da mütemadiyen R.E.M, Scorpions, Cranberries, Sting, Pink Floyd, HIM, RHCP, Styx, Nirvana, Led Zeppelin, Doors, Aerosmith, Hendrix babayı dinlersiniz, sırf bunun için oraya gidenlerdeniz ama denizin üstünde salaş masalarda kaleye bakarak dinlemek de bonusu oluyor.

Adaya gittiğimizde ya arkadaşlarımızın evinde kalıyoruz ya da "daha önce hiç tanışmadığımız akrabalarımızın" evinde. Öyle dedim çünkü burada ya butik oteller var ya da evlerinin odalarını kiralayan ada sakinleri. Evet, akrabanızın evinde kalıyor gibi hissettiriyorlar, mis gibi sabun kokan yastıklarda, başucu oymalı tahta yataklarda yatıp sabahına mis gibi "anne kahvaltısı" yapıyorsunuz çünkü. Nutellanın adının anılmadığı, sırf zeytinyağının üzerine limon kekiği serpip de kızarmış ekmeği bandırarak yesen bile afiyetle doyacağın mütevazi ama zengin kahvaltılar onlar.

Arkadaştık gittik, sevgiliydik gittik, evlenince hiç düşünmeden buraya geldik, çağırdılar gittik, aklımıza düştü gittik, kızımı ilk burada hissettim, doğdu, birkaç ay sonra onunla yine geldik, büyümeye başladı Ayazma'ya kızımızla girdik. Sanki kızımız mavi gözleri buradan aldı, sarıya dönen bukleleri gün batımından, enerjisini rüzgarından, kıpkırmızı düğme dudaklarını da üzümlerinden aldı buranın. Öyle seviyorum işte.

Bu yazıyı bugün, ekimin ortasını bekleyip yayınlıyorum çünkü sevgilimin doğum gününü bekledim ve ona ithaf ediyorum.
Seni seviyorum. Sizi seviyorum!









11 Ekim 2017 Çarşamba

Dünya Kız Çocukları Günü

Bugün 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü. Yine bir ayrımın gözümüze sokulduğu, yine mutsuz ve umutsuz hissettiren ama belki bize hatırlattıklarıyla gündeme gelmeye değer bir gün.
Sevmiyorum Kız Çocukları Günü’nü, Kadınlar Günü’nü, Anneler Günü’nü, Hayvanları Koruma Günü’nü.
Birincisi hepsi de her an hafızamızda, dilimizde, elimizde, hayatımızın merkezinde olması gereken değerler. Hatırlamak için bir güne indirgemek ağır haksızlık. Ama sadece hatırlama amaçlı olması yine kabul edilebilir.
Asıl beni rahatsız eden şu; çocuk çocuktur, çocuklar eşittir, her biri iyi eğitilmeyi, sevgi görmeyi, özgür olmayı, birey olmayı ve ekstra koruma gereksinimi duymamayı doğuştan hak eden yetişkin adayıdır. Kız çocuğu da erkek çocuğu da… Çocuğun cinsiyeti yok bana göre. Kız çocuğu günü de olmamalı tıpkı erkek çocuğu günü olmadığı gibi. Bu cinsiyetçilik ve eşitsizlik çocuk yaşta başladığı için aynı sebepten kadınlar günü de mevcut. Ve hatta hayvanları koruma günü bile hayvanları insanlardan korumayı hatırlatmak üzerine oluşturulmuş bir gün, yani rutinde olması gerekenler olmadığı için hatırlatmalar üzerine günler…
Ata’mın çocuklara armağan ettiği bayram var ya, 23 Nisan, bakın çocuk bayramı o, kız çocuk bayramı veya erkek çocuk bayramı değil mesela. Böyle olmalı çünkü.
Kız çocukları, kadınlar, hayvanlar hep korunmaya muhtaç, hep anımsanmaya muhtaç, öyle değil mi? Yapılan tüm haksızlıklara, saldırganlığa, istismara, zorlamaya, cinayete karşı tepki için mi var bu günler? Yani hepsi “erkeklere” tepki mi? O zaman bu günleri iptal edelim, “Dünya Erkekleri Karantinaya Alma Günü” ilan edelim, ne dersiniz?
Mesela bu günü de, tüm eşini, kızını dövenleri, komşusuna yan gözle bakanı, el kadar bebeğe dahi “halleneni”, kız çocuğuna dokunanı, çocukla evleneni, daha adet görmemiş çocukla ilişkiye gireni, çocuk yaşta kızları hamile bırakanı, kadını sırf kolu, başı açık diye hatta onu da geçtim eğitimli diye “arandığını”,  “hak ettiğini” düşüneni, hamile kadından tahrik olanı, yüzlerce, binlerce Özgecan hikayesi yazanı, giden evlatlarının ardından anaları ağlatanları kocaa bir alana toplayıp işkenceler eşliğinde kutlayalım.
Birine işkence etmek, yaşam hakkını elinden almak, acı çektirmek vicdan sahibi kimsenin istemeyeceği ve kaldıramayacağı şeylerdir ama inanın küçük kız çocuklarını bu gibi sebeplerden inciten, ağlatan, hayatını karartan, yaşama sevincini söndüren ya da direkt öldüren sapkın zihniyetli ve insan görünümlü yaratıkların, bir anne olarak, acı çekmeleri, pişman olmaları ve ibret olmaları için bizzat her yolda, her türlü yolda varım, hem de ilk sırada.
UNICEF’in raporuna bir bakalım;
  • ·         Dünyada 1,1 milyar kız çocuğu var. Ve bu çocuklardan 62 milyonu okula gidemiyor.
  • ·         16 milyon kız çocuğunun ise okula hiç başlamama ihtimali var.
  • ·         15-19 Yaş arası 7 kızdan biri zorla evlendiriliyor.
  • ·         Her gün 18 yaşını doldurmamış 47 bin küsür kız çocuğu evlendiriliyor.
  • ·         Dünyada her 10 dakikada şiddet gördüğü için bir kız çocuğu yaşamını yitiriyor.
  • ·         Kız çocuklarının büyük kısmı evin sorumluluğunu üstlenmek zorunda olduğu için eğitime devam edemiyor.
  • ·         Ülkemizin nüfusunun ise yüzde 29’unu kız çocukları oluşturuyor. Bu yüzdenin içinde tespit edilebilen 232 bin zorla evlendirilmiş kız çocuğu bulunuyor. 142 bin kız çocuğu da son 6 sene içinde anne oldu.

Korkunç, değil mi?
Ben bundan 20 ay önce anne oldum. Allah kızımı ve bütün dünyadaki çocukları, bebekleri korusun. Geçen sene bu zamanlarda doğum iznim bitmiş, işe başlamıştım. Doğum izninde açıkçası çok gündemi takip edememekle beraber, emziren ve moralini yüksek tutmaya çalışan ve lohusalıktan yeni çıkmış bir anne olarak haberlerden biraz da bile isteye uzak kalıyordum. Ofisteki masama oturunca işler değişti. Boş kaldıkça haber okumaya başladım.
Bir TV programına çıkmıştı, hatırlarsınız eminim, adı Irmak’tı. Öyle çok örneği var ki aslında… Ama benim hafızama kazınan onun adı işte. Komşu “amca” tarafından kıyılan, yiten, giden…
Ben onu kaldıramadım, hala kaldıramıyorum, unutamıyorum.
Uzun süre kızımın altını zor değiştirdim, biliyor musunuz? Bezini her açışımda o Allah’ın cezasının Irmak’a yaptıklarını düşünmekten ağlama krizlerine girdim. Oradaki anne Irmak’ın annesi mi sadece? Hayır hepimiz o anneyiz.
Böylesine korkunç bir ihtimal beni çıldırtmaya yeterken bunu yaşayan nasıl atlatır, hiç empati kurduk mu?
Bugün Dünya Kız Çocukları Günü. Bak hatırladık yine olanları…
Tüylerim diken diken…
Sadece Kız Çocukları Günü diye konuşulmamalı bunlar. İşte gerçekler, işte asıl gündem!