18 Ocak 2019 Cuma

Yine Yeni Yeniden - Çalışan Anne Olmak

Yine aynı konuyu yazıyor, amma da abartıyor denmesin çünkü muhtelif yayınlara gönderdiğim yazılarımı kendi arşivimde bulunması açısından blogumda, kaynak belirterek saklıyor ve yeniden-paylaşıyorum. Darmadağın olmuş "deneyimlerimi" kendi minik çatım altında toplamaya karar verdim.


Sevgiler.


Bu yazı bursamom.com için oluşturuldu.

"Çalışan" Anne Gözünden

“Çalışmayan anne yoktur” duyarlılığını bildiğimden “hem evde hem dışarıda çalışan anne” olarak dökülüyorum. Komşunun tavuğu komşuya kaz göründüğü için ‘çalışan’ da tırnak içinde.
Doğum iznim bitip çalışmaya kaldığım yerden devam etmeye başlayalı iki seneyi geçti. İlk başladığım zamanlar çok zordu gerçekten; kimsenin kucağına vermeye kıyamadığın yavrunu koca bir gün görmemek üzere bırakıp gidiyor, ilk ayrılığı tüm hücrelerimde hissedip hayatımın depresyonunu yaşıyordum.

Ona pişmanlığımı dile getirdiğimi, böyle olmak zorunda olduğunu belirten onlarca mektup, sayfalarca yazılarım var. İşlerimi bitirdikçe yazıyordum, çünkü büyüdüğünde bana sadece yazdıklarımı okuyarak inanacaktı. Onu inandırmak ve geçerli bir çalışma sebebini açıklamak zorundaydım. Çünkü ben onu terk eden berbat bir anneydim. Yazdıklarıma dönüp baktığımda şu cümleyi gördüm, “Kalbimle beynim hiç böyle kanlı savaş görmemişti daha önce”.
Anne yüreğim miniğimin her tavrını, mimiğini, sözünü duygusala bağlayıp onunla her yaşananı dramatize edip, hunharca kendime yüklenirken; mantığım, yine miniğim için her şeyin en iyisini isteyen ve çalışırken, üretirken onun gözünde oluşturacağım anne modelini ve ona daha fazla sunabileceğim imkanları düşünüyor. İkisi de lazım, ikisi de olmazsa olmaz.
***
Aktif olarak iş hayatının tam ortasındasın işte. Öyle ya da böyle ya mecbursun ya başka iş bulamayacağım korkusu yaşıyorsun, ya kariyerini ve yıllarca verdiğin emeği bir hamleyle silip atmak istemiyorsun, ya yaş geçtikçe körelirim diye çekiniyorsun ya da başka bir sebeple bir şekilde çalışıyorsun.
“Her şeyden önce bir annesin.” fikrinin bizi derin bir suçluluğa ittiğini düşünüyorum. Her şeyden önce anne olman, her şeyden önce bir birey değilsin de demek aslında. Önceliğin anne olmaksa o ofiste ne işin var çünkü? Yukarıda saydığım çalışma gerekçeleri bize empoze edilmiş bu öncelik sıralamasından doğan açıklamalar. İnsanım yahu! Ve kadın. Sonradan anne oldum. Biri değil, hepsiyim.
Çalışıyorum, çünkü istiyorum. Ben böyle mutluyum.
Doğru cevap bu değil mi? Bunu söylediğimizde, mecbur olmadan çalıştığımızı ifade ettiğimizde linç mi ediliriz? Ya da ilgisiz bir anne mi oluruz? Bizim ne kadar ilgili olduğumuzu, çocuğumuzun duygusal, gelişimsel ve fiziksel ihtiyaçlarını ne kadar giderdiğimizle ilgili değil mi? 09:00-17:00 arası çocuktan bedenen ayrı olmak ona verilen tüm emekleri ve sevgiyi sıfırlar mı? Cevap veriyorum: hayır.
İlk zamanlar baskın olan ve beni vicdan azaplarının derinliklerinde doğan duygularım vardı.
Mesela,

Bana ihtiyacı olduğunda yanında değilim hissi: Hiçbirimiz çocuğumuzu güvenmediğimiz birine emanet etmiyoruz. Bakıcıya bırakanlar eminim çok araştırıyorlar, evlat bu sonuçta. Bu işten anlayan, çocukları seven, insancıl ve çocuğu eğitebilecek, ona sevgi verebilecek biri geliyor. Ya araştırıp bulunmuş bir profesyonel ya da arada güven ve gönül bağı bulunan bir tanıdık. Ben şanslıyım. Benim kızıma anneanne ve babaannesi bakıyor ben çalışırken. Bilhassa annemin benden daha bile iyi baktığına inanıyorum zaman zaman. Annem doğuştan Alman disipliniyle büyümüş; programlı olmak onun yapısında var. Her gün aldığı vitamini, meyvesini, sebzesini, ıvırını zırvırını benden daha iyi takip ediyor. Küçülen, daralan bir şey olduğunda bile benden önce fark edip gidip bir büyük bedenini alıyor. Canına canını emanet ediyorsun, sorgu suale gerek yok. Özetlemem gerekirse çocuğun temel ihtiyaçları mis gibi karşılanıyor. Maması, kakası, sevmesi, oynaması... Anneannelerin (belli bir dönem için söylüyorum) veremediği tek şey meme. Onu da gittiği yere kadar ofiste sağıp verdik, içirdiler. Evet ilk madde için kendimizi yatıştırdık mı? Eh, oldu gibi sanki.

İlklerini kaçırıyorum hissi: Annem telefonda çığlık çığlığa “adım attı” dediğinde orada olmamanın, o ilk anı kaçırmanın eksikliği altında kalmıştım. Bunun gibi bizzat şahit olmadığım bazı gelişmeler karşısında adamakıllı sevinemedim. Ama akşam aynı denemeyi bir daha yapmıştı, sonra bir daha. Bir şey kaçırdığımız yoktu aslında, hepsi birer süreçti, tam anlamıyla öğrenene kadar defalarca tekrarlanıyordu, çocuk sırtından kurulmuş gibi bir anda yürümedi o adım sahnesi bir defayla sınırlı kalmadı. Bunu şimdi idrak ediyorum ama sanırım o dönemde kendi canımı yakabilmek için çaba sarf etmişim adeta.

Bencillik hissi: En temel ihtiyaçlarımı gidermek için ayırdığım zamanları ya minimuma indirmiştim ya da tamamen “boş ver” deyip ötelemiştim. Hoş, bu durum zaman geçse de pek değişmiyor. Örnek veriyorum, duştan çıkıp saç kurutmak tamamen bir vakit kaybı. O on dakikayı banyoda geçirmektense sar havluyu kafana, evladınla geçir zamanını. Zaten bütün gün yoksun, çocuğun on dakikasından kendin için neden çalıyorsun be kadın? (o uyurken de ses oluyor bu arada) On dakika ayaklarını uzatıp boş boş duvara bakmak, kendi canının çektiği bir şeyi pişirmek için zaman ayırmak, birkaç sayfa kitap okumak hep bencillik. Eğlenmekten, baş başa kalmaktan veya çıkıp bir yarım saat yalnız başına yürümekten falan bahsetmiyorum bile, onlar zaten lükstü.
***
Pek çok madde ekleyebilirim ama beni en çok üzen, etkileyen ve hep çalışma konusunda ikilemde bırakan bu saydıklarımdı. Geçmiş zaman kipi kullanmamın sebebi ise, bu duyguların miniğinizin büyüyüp fiziksel olarak size daha az muhtaç oluşuyla beraber hissedilir şekilde azalması. Yapmak zorunda olduğunuz işleri, onun da yapabilirliğinin el verdiğince paylaşarak yapmak omuzlardan koca yük alıyor. Misal, akşam yemeği hazırlarken sofrayı artık miniğinizin kurması gibi. İkimiz de mutfaktayız, onu odasında yalnız bırakmamış olduk, ortak bir iş yapıyoruz, evin bir işi görülmüş oluyor, kahramanımız kendini işe yaradığı için gururlu hissediyor. Beraber çamaşır asmak ve onun mandalları uzatması, evi süpürürken onun da yardım etmesi vs etkinlik adı altında aradan çıkabiliyor.
***
Önemli bir konu da eş konusu. Aynı işi yaptığım ve aynı saatler dahilinde çalıştığım eşim bu süreç boyunca maç da izledi, yetiştiremediği işleri evden de yaptı, halı saha maçlarına da gitti, haberleri okudu, yemek sonrası kahvesini balkonda acele etmeksizin içti ve bunlardan hiç vicdan azabı duymadı. İçten içe kızıyordum o zaman. Ben tuvalete bile kızımla yapışık giderken o nasıl olur da koskoca günde yarım saat, bir saatle idare edebilirdi? Peki, şimdi? Üçüncü yaştan bildiriyorum, şu an babasıyla yalnız parka gitmeyi tercih ediyor, ben evde oturmalıymışım ve hatta mutfakta yemek yapmalı, onu rahatsız etmemeliymişim. İlişkilerine bakınca herhangi bir eksiklik görmüyorum, eğleniyorlar, çok mutlular (itiraf edeyim zaman zaman kıskanmıyor değilim). Tüm zamanımı ona harcamaya çalışıp üç yaşındaki veletten bu muameleyi görünce “az ve öz” kavramı da tokat gibi iniyor yüzüme böyle.
***
İşe yeni başlayan, doğum izni bitmiş, hayat şartlarından dolayı mecbur kalmış veya bir cesaretle karar vermiş ama başladığı an dipsiz vicdan azabı kuyusuna düşmüş annelere diyorum ki, çocuğunun iyi olduğundan eminsen, seni ajite edecek tüm duygulardan kaç. Zamanla zaten rayına gireceği için, sen vakit varken kaç. Sen evdeyken de öğretmenlik, bakıcılık, aşçılık, şoförlük, psikologluk, temizlikçilik, bulaşıkçılık, terzilik işlerine devam edip bir aferin almayacaksın. Evde olduğun tüm vakitte oturup lego da oynayamayacaksın. Yaptıkların görünmediği gibi sana bir kazanç da getirmeyecek, belki evde olmana rağmen günlerce duşa giremeyecek ve zorunlu olmadıkça üstünü bile değiştirmeyeceksin. Bu seni nasıl etkileyecek? Senin ruh halin onu nasıl etkileyecek?
“İmkanın varsa kendin büyüt” diyorlar ama bence imkanın varsa çalış. Bu seni kötü bir anne yapmayacak. Sevgin ve ilgin ne kadar büyükse o kadar iyisin işte.









12 Ocak 2019 Cumartesi

O Ojeler Soyulacak

Bu yazı annemisin.com ve onedio.com 'da yayınlanmıştır. 

Anneler ikiye ayrılır:
·                     ·         Anneler
·                     ·         Çalışan anneler

Çalışmayan anne diye bir şey yok çünkü. 7/24 emek, zaman, özen, koşturmaca, iş güç... Annelik bir iş değil, bundan sonraki hayatınızda değiştiremeyeceğimiz bir kimlik. Hiçbir şey yapmasak, uyusak bile rüyamızda çocuğumuzu görüyoruz, yine görüyoruz. Mesai bitmiyor.
O yüzden anneler ve çalışan anneler olarak ikiye ayırdım. Tüm annelerin bitmek bilmeyen işi, yorgunluğu ve her daim elinde aklında bir meşguliyeti var.

Profesyonel hayata bir süreliğine veya daimi olarak veda etmiş anneler de haklı olarak “çalışmayan anne” yakıştırmasına tepki gösteriyorlar, çünkü bütün gün evde oh la la gibi bir durum söz konusu değil. Anne annedir. Ama ama ama…

Çalışmayan anne diye bir şey olmasa bile çalışan anne diye bir kavram var ki her gün iliklerime kadar bu sıfatı taşıdığımı hissediyorum. Ve evde olsam tüm güne yayabileceğim işlerimi, daha da ötesi kızımla geçireceğim vakti, çalışma saatlerinin bitimiyle uyku vaktine kadar olan zaman zarfına sığdırmak zorundayım. Korkarım iki grubu ayıran en belirgin özellik bu: vakitsizlik.
Karnın acıktığında doyurmak gerek, tabağı çanağı toplamak gerek, çamaşır kirlenince yıkamak gerek, çıkarıp asmak, kuruyunca yerleştirmek gerek, çocukla oynamak gerek. Eve ne kadar yardımcı da gelse “yaşanan ev” de canlı bir organizma gibi mütemadiyen ilgi istiyor. Ama sen? Sen yoksun. Günde dört saatin var bunlar için.

***

Her şeyi yapmak istiyorum.
Lakin vakit yok.
Tek biri için bile. Bu aralar çok düşünüyorum bunca koşturma, çalışma, sinir stres, bir yerlere yetişme ve işleri yetiştirme kaygısı nereye kadar ve ne için? Bunun ne başı var ne sonu. Vakit bulsan enerjin kalmıyor.
Ve her gün ne kadar farklı görünse de ne kadar da aynı aslında.

Bakın size bir günümü anlatayım.
Alarmı sersemlikle ve İlke uyanmasın diye panikle çabucak kapatıyorum. 5 dakika boyunca yorganın altından çıkıp çıkmamak konusunda kendimle savaş verip, bir gayret kalkıp kendimi lavaboya atıyorum. Maksimum hız ve minimum sesle hazırlanıp sonra Fatih’i kaldırıyorum. O hazırlanırken de -kendisi ses çıkarma konusunda çok dikkatli olduğu için- bizimki uyanacak gibi oluyor ve ben onu beklerken hazırlanmış halimle yatağa uzanıp pışpışlıyorum.
Anneye devir-teslim, sessizce evden çıkış, yıllar gibi gelen trafik ve mutlu son, ofise giriş.
Bu çalışan anne olmanın birkaç artısını söylüyorum; her gün pijama modundan çıkıp, en azından kendini biraz iyi hissedecek kıyafetlere bürünüp evden çıkmak, çayını kahveni sıcak içmek, aile ekonomisine katkıda bulunmak, rahat harcayabilmek ve çocuğa rol model olmak.
Bu artıları çalışırken, bir telefonu kapatıp diğerini açarken, tam bir projeyi tamamlamak üzereyken ve ona odaklanmışken yeni bir talep geldiğinde, inboxa düşen mailler whatsapptan daha yoğun olduğunda, “acil” konulu mesajlar aldığında, çok yoğunum demene rağmen hala senden bir şeyler istendiğinde, planladığın tek bir işi bile o gün araya giren angaryalar yüzünden yapamadığında, özetle kafandan artık yanık kokusu geldiğinde göremiyorsun. Şöyle arada bir nefes alıp dışarıdan bakınca, belki…
Ofisten kaçarak çıkma, trafiğe ve tüm diğer araçlara öfkelenme, markete uğrama, kızı anneden alma, yemek faslı, oyun faslı, banyo faslı, bir saatlik uyutma faslı ve kapanış.
İşte koca bir gün.

***

Her şeyi yapmak istiyorum.
Mesela ne bileyim boş boş uzanıp, sessizliği dinlemek istiyorum. Uyku dışında minicik bir dinlenme alanı istiyorum.
Mesela kitap okumak istiyorum, ama gerçekten okuyabilmek. Bu konuda kendime de kızıyorum aslında. Yatmadan önce okumaya yeltenip gözlerimin kapanıp gittiği zamanları saymıyorum da şu sosyal medya bataklığında çırpındığım o zamanlarda neden okumuyorum diye kızıyorum. Çocuğu uyuturken elim otomatikman instagram ikonuna gidiyor. Ama yok, kurtulacağım. Yani umarım. En azından minimize edeceğim. Bana katılsanıza😊

Mesela yazmak istiyorum. Kafamdan geçen milyonlarca düşünceyi kaydetmek istiyorum. Zaman zaman aklıma gelen güzel fikirleri, sözleri ve hatta bunlarda türetebileceğim yazıları kaçırmadan kaydedebilmek istiyorum. Ama olmuyor. Defterlerim, maillerim, notlarım hep taslaklarla dolu. Ve maalesef o an gelen duygu ve o an beynimden geçen o söz dizimi tekrar edemiyor. Yarım bıraktığım cümleyi “sonra tamamlarım” dediğimde, tamamlayamıyorum. Tek kelimesi eksik kalmış olsa dahi. Yakaladığın an ne koşulda olursa olsun bitirmek lazım. Koskoca şubat ayı geçti. Hafızamdan silindi gitti. Buraya yazmayı planladığım konular tekrar başlanmayı ve odaklanmayı bekliyor benden.
Sonra mesela bir akşam iş çıkışı eve gitmek yerine kızlarla takılıp bir şeyler içmek istiyorum. Ben gittiğimde uyuyor olacağı için yaşayacağım vicdan azabından çekinip kendime izin vermiyorum.
Tam üç senedir eşimle sinemaya gitmedik. Tek sosyal alanımız çocuk parkları ve oyun alanı olan cafe ve restoranlar uzun süredir. Ne zaman yeltensek “yazık ama ya bir hafta sonumuz var çocukla, bütün hafta bizi bekliyor zaten” düşüncesiyle iptal ettik.

Sanırım bu konuda da aynı sosyal medya bataklığı gibi “had safhada anne vicdanı” bataklığında çırpınıp; bir insan, bir kadın olarak kendime hiçbir alan yaratmayıp, sıkışmışlığıma çözüm üretmemek gibi bir yanlışı yaşıyorum. Oysa benim ruhumun da farklı renklere, biraz çiçeklenmeye ihtiyacı var. Ufacık bir filiz yetecek sanki. İyi ama o filiz ne?
Birkaç saatlik zaman mı? Yalnız kalmak mı? Özgür hissedebilmek mi? Çok isteyip içinde kalan bir şeyi yapmak mı? Eşinle mi olmak? Arkadaşlarınla mı olmak? Yoksa kendi annenle bir anne kız günü mü yapmak (iki senedir annemle yalnız kalmadım) mı?

Bilmiyorum, kısa bir yürüyüş de olabilir. Belki bunları “yazdıktan sonra geri dönüşü olmasın, beni tetiklesin” diye yazıyorum ve sadece markete giderek kendime alan yarattığımı sanacağım.
Ve yine mesela ofisteki bekar arkadaşların gece dizi izleyip uykusuz kaldıklarını ve bundan dolayı ne kadar uykusuz olduklarından şikayet etmelerini dinlemek istemiyorum. Ben de ellerim, saçlarım bakımlı olsun istiyorum. Kıyafetlerimi de sonrasında yıkama& ütüleme faslını düşünmeden fütursuzca kullanmak istiyorum. Ama yok arkadaş, o ojeler soyulacak.
Ben de süreyim dersen, bir süre bana gider dersen, ama elin de sudan çıkmazsa, o ojeler soyulacak.
Çünkü annelik.