Sevgiler.
Bu yazı bursamom.com için oluşturuldu.
"Çalışan" Anne Gözünden
“Çalışmayan anne yoktur” duyarlılığını bildiğimden “hem evde hem dışarıda çalışan anne” olarak dökülüyorum. Komşunun tavuğu komşuya kaz göründüğü için ‘çalışan’ da tırnak içinde.
Doğum iznim bitip çalışmaya kaldığım yerden devam etmeye
başlayalı iki seneyi geçti. İlk başladığım zamanlar çok zordu gerçekten;
kimsenin kucağına vermeye kıyamadığın yavrunu koca bir gün görmemek üzere
bırakıp gidiyor, ilk ayrılığı tüm hücrelerimde hissedip hayatımın depresyonunu
yaşıyordum.
Ona pişmanlığımı dile getirdiğimi, böyle olmak zorunda
olduğunu belirten onlarca mektup, sayfalarca yazılarım var. İşlerimi bitirdikçe
yazıyordum, çünkü büyüdüğünde bana sadece yazdıklarımı okuyarak inanacaktı. Onu
inandırmak ve geçerli bir çalışma sebebini açıklamak zorundaydım. Çünkü
ben onu terk eden berbat bir anneydim. Yazdıklarıma dönüp baktığımda şu cümleyi
gördüm, “Kalbimle beynim hiç böyle kanlı savaş görmemişti daha önce”.
Anne yüreğim miniğimin her tavrını, mimiğini, sözünü duygusala
bağlayıp onunla her yaşananı dramatize edip, hunharca kendime yüklenirken; mantığım,
yine miniğim için her şeyin en iyisini isteyen ve çalışırken, üretirken onun
gözünde oluşturacağım anne modelini ve ona daha fazla sunabileceğim imkanları
düşünüyor. İkisi de lazım, ikisi de olmazsa olmaz.
***
Aktif olarak iş hayatının tam ortasındasın işte. Öyle ya da
böyle ya mecbursun ya başka iş bulamayacağım korkusu yaşıyorsun, ya kariyerini
ve yıllarca verdiğin emeği bir hamleyle silip atmak istemiyorsun, ya yaş
geçtikçe körelirim diye çekiniyorsun ya da başka bir sebeple bir şekilde
çalışıyorsun.
“Her şeyden önce bir annesin.” fikrinin bizi derin bir
suçluluğa ittiğini düşünüyorum. Her şeyden önce anne olman, her şeyden önce bir
birey değilsin de demek aslında. Önceliğin anne olmaksa o ofiste ne işin var
çünkü? Yukarıda saydığım çalışma gerekçeleri bize empoze edilmiş bu öncelik
sıralamasından doğan açıklamalar. İnsanım yahu! Ve kadın. Sonradan anne oldum.
Biri değil, hepsiyim.
Çalışıyorum, çünkü istiyorum. Ben böyle mutluyum.
Doğru cevap bu değil mi? Bunu söylediğimizde, mecbur olmadan
çalıştığımızı ifade ettiğimizde linç mi ediliriz? Ya da ilgisiz bir anne mi
oluruz? Bizim ne kadar ilgili olduğumuzu, çocuğumuzun duygusal, gelişimsel ve
fiziksel ihtiyaçlarını ne kadar giderdiğimizle ilgili değil mi? 09:00-17:00
arası çocuktan bedenen ayrı olmak ona verilen tüm emekleri ve sevgiyi sıfırlar
mı? Cevap veriyorum: hayır.
İlk zamanlar baskın olan ve beni vicdan azaplarının
derinliklerinde doğan duygularım vardı.
Mesela,
Bana ihtiyacı olduğunda yanında değilim hissi: Hiçbirimiz
çocuğumuzu güvenmediğimiz birine emanet etmiyoruz. Bakıcıya bırakanlar eminim
çok araştırıyorlar, evlat bu sonuçta. Bu işten anlayan, çocukları seven,
insancıl ve çocuğu eğitebilecek, ona sevgi verebilecek biri geliyor. Ya
araştırıp bulunmuş bir profesyonel ya da arada güven ve gönül bağı bulunan bir
tanıdık. Ben şanslıyım. Benim kızıma anneanne ve babaannesi bakıyor ben
çalışırken. Bilhassa annemin benden daha bile iyi baktığına inanıyorum zaman
zaman. Annem doğuştan Alman disipliniyle büyümüş; programlı olmak onun
yapısında var. Her gün aldığı vitamini, meyvesini, sebzesini, ıvırını zırvırını
benden daha iyi takip ediyor. Küçülen, daralan bir şey olduğunda bile benden
önce fark edip gidip bir büyük bedenini alıyor. Canına canını emanet ediyorsun,
sorgu suale gerek yok. Özetlemem gerekirse çocuğun temel ihtiyaçları mis gibi
karşılanıyor. Maması, kakası, sevmesi, oynaması... Anneannelerin (belli bir
dönem için söylüyorum) veremediği tek şey meme. Onu da gittiği yere kadar ofiste
sağıp verdik, içirdiler. Evet ilk madde için kendimizi yatıştırdık mı? Eh, oldu
gibi sanki.
İlklerini kaçırıyorum hissi: Annem telefonda çığlık çığlığa
“adım attı” dediğinde orada olmamanın, o ilk anı kaçırmanın eksikliği altında
kalmıştım. Bunun gibi bizzat şahit olmadığım bazı gelişmeler karşısında
adamakıllı sevinemedim. Ama akşam aynı denemeyi bir daha yapmıştı, sonra bir
daha. Bir şey kaçırdığımız yoktu aslında, hepsi birer süreçti, tam anlamıyla
öğrenene kadar defalarca tekrarlanıyordu, çocuk sırtından kurulmuş gibi bir
anda yürümedi o adım sahnesi bir defayla sınırlı kalmadı. Bunu şimdi idrak
ediyorum ama sanırım o dönemde kendi canımı yakabilmek için çaba sarf etmişim
adeta.
Bencillik hissi: En temel ihtiyaçlarımı gidermek için ayırdığım
zamanları ya minimuma indirmiştim ya da tamamen “boş ver” deyip ötelemiştim.
Hoş, bu durum zaman geçse de pek değişmiyor. Örnek veriyorum, duştan çıkıp saç
kurutmak tamamen bir vakit kaybı. O on dakikayı banyoda geçirmektense sar
havluyu kafana, evladınla geçir zamanını. Zaten bütün gün yoksun, çocuğun on
dakikasından kendin için neden çalıyorsun be kadın? (o uyurken de ses oluyor bu
arada) On dakika ayaklarını uzatıp boş boş duvara bakmak, kendi canının çektiği
bir şeyi pişirmek için zaman ayırmak, birkaç sayfa kitap okumak hep bencillik. Eğlenmekten,
baş başa kalmaktan veya çıkıp bir yarım saat yalnız başına yürümekten falan
bahsetmiyorum bile, onlar zaten lükstü.
***
Pek çok madde ekleyebilirim ama beni en çok üzen, etkileyen
ve hep çalışma konusunda ikilemde bırakan bu saydıklarımdı. Geçmiş zaman kipi
kullanmamın sebebi ise, bu duyguların miniğinizin büyüyüp fiziksel olarak size
daha az muhtaç oluşuyla beraber hissedilir şekilde azalması. Yapmak zorunda
olduğunuz işleri, onun da yapabilirliğinin el verdiğince paylaşarak yapmak
omuzlardan koca yük alıyor. Misal, akşam yemeği hazırlarken sofrayı artık
miniğinizin kurması gibi. İkimiz de mutfaktayız, onu odasında yalnız bırakmamış
olduk, ortak bir iş yapıyoruz, evin bir işi görülmüş oluyor, kahramanımız
kendini işe yaradığı için gururlu hissediyor. Beraber çamaşır asmak ve onun
mandalları uzatması, evi süpürürken onun da yardım etmesi vs etkinlik adı
altında aradan çıkabiliyor.
***
Önemli bir konu da eş konusu. Aynı işi yaptığım ve aynı
saatler dahilinde çalıştığım eşim bu süreç boyunca maç da izledi,
yetiştiremediği işleri evden de yaptı, halı saha maçlarına da gitti, haberleri
okudu, yemek sonrası kahvesini balkonda acele etmeksizin içti ve bunlardan hiç
vicdan azabı duymadı. İçten içe kızıyordum o zaman. Ben tuvalete bile kızımla
yapışık giderken o nasıl olur da koskoca günde yarım saat, bir saatle idare
edebilirdi? Peki, şimdi? Üçüncü yaştan bildiriyorum, şu an babasıyla yalnız
parka gitmeyi tercih ediyor, ben evde oturmalıymışım ve hatta mutfakta yemek
yapmalı, onu rahatsız etmemeliymişim. İlişkilerine bakınca herhangi bir
eksiklik görmüyorum, eğleniyorlar, çok mutlular (itiraf edeyim zaman zaman kıskanmıyor
değilim). Tüm zamanımı ona harcamaya çalışıp üç yaşındaki veletten bu muameleyi
görünce “az ve öz” kavramı da tokat gibi iniyor yüzüme böyle.
***
İşe yeni başlayan, doğum izni bitmiş, hayat şartlarından
dolayı mecbur kalmış veya bir cesaretle karar vermiş ama başladığı an dipsiz
vicdan azabı kuyusuna düşmüş annelere diyorum ki, çocuğunun iyi olduğundan
eminsen, seni ajite edecek tüm duygulardan kaç. Zamanla zaten rayına gireceği
için, sen vakit varken kaç. Sen evdeyken de öğretmenlik, bakıcılık, aşçılık,
şoförlük, psikologluk, temizlikçilik, bulaşıkçılık, terzilik işlerine devam
edip bir aferin almayacaksın. Evde olduğun tüm vakitte oturup lego da oynayamayacaksın.
Yaptıkların görünmediği gibi sana bir kazanç da getirmeyecek, belki evde olmana
rağmen günlerce duşa giremeyecek ve zorunlu olmadıkça üstünü bile
değiştirmeyeceksin. Bu seni nasıl etkileyecek? Senin ruh halin onu nasıl
etkileyecek?
“İmkanın varsa kendin büyüt” diyorlar ama bence imkanın
varsa çalış. Bu seni kötü bir anne yapmayacak. Sevgin ve ilgin ne kadar büyükse
o kadar iyisin işte.
