6 Temmuz 2011 Çarşamba

Six Feet Under

HBO ve Alan Ball tarafından bize verilmiş en güzel armağandır Six Feet Under. Hayatıma Peter Krause ve Michael C. Hall isimlerini sokmuş bir efsane yapıttır. Rachel Griffiths'i de unutmayalım tabii. (Biraz da Janset'e benzettiğimden dolayı sempatim var ona)

Diğer diziler bir yana bu bir yana. Başka diyalogları, başka derinliği, başka "garipliği" var ve insan Fisher ailesinin bir parçası gibi hissetmek istiyor kendini. Final sezonunun üzerinden tam altı yıl geçmiş olmasına rağmen hala Youtube'dan açıp izlediğim partlar var. (bkz: Nate'in ölümü)

Konuyu anlatmayacağım. Bilen bilir demek için değil de SFU anlatılmaz yaşanır olduğu için.
Bir arkadaş sağ olsun son sezondan parçaları Coldplay'in muhteşem A Rush Of Blood To The Head'i ile harmanlayarak bu videoyu oluşturmuş; yine melankoli açlığımı bastırmak üzere SFU partlarını kurcalarken bu linki buldum. Nefis. Şuraya bırakıyorum.



https://www.youtube.com/watch?v=p4GoORAifwU




4 Temmuz 2011 Pazartesi

Hissedebildiğin Kadar Özgürsün

Abidin Dino mutluluğu resmedebilmişti ya ben de bugün özgürlüğün fotoğrafını çektim.
Duygular ne kadar somutlaştırılabilirse işte o kadar...
Ama ben orada onu duyumsadım. Demek ki neymiş? Olay bitmiş.
***
Güzel bir pazar günü. Ailenle bir yerlere gidiyorsun. Her şeyi bıraktım. Sıfır sorumluluk hissi. Arabadaki o koltuk bana ait. Kulağımda istediğim müzik. Gözümün önünde kocaman bir yeşillik. Şehirden hızla uzaklaşmanın verdiği rahatlama ve gittikçe artan deniz kokusu...

Böyle bir ortamda özgürlük şuydu.
Kendi isteğimle o camı açıp bi kuşun kanatlarını süzerek uçtuğu gibi ellerimi çıkarıp rüzgarla oynamak!
Evet. İşte özgürlük bu!
hani bir yapabilmek vardır bir de yapmak vardır ya. Bazen siz yapabilecekken ortam müsait değildir, bazen de her şey tamamdır ama takatiniz kalmaz. İşte bu ikisi simultane olunca ben bunun adına özgürlük diyorum. Uçmak gibi. Suya kendini bırakmak gibi. Maddi manevi bir bağımsızlık hissi.
Her şey anlarda gizli. Anı yaşamak lazım.
Mutluluk da orada, özgürlük de.



1 Temmuz 2011 Cuma

Anne Rulazzz


Annemin konuştuğu apayrı bir dil var, aynı evde yaşamayan anlamaz. Zaman içinde "anne jargonu" diye bir konuşma biçimi oluşuyor.

Kelimeleri yanlış anlayışı, bize kızdığında anlık öfkeleriyle oluşturduğu "argomsular" ve kardeşimle nesine güldüğünü asla anlamadığımız espriler...
Edebiyatta sanatlar vardır, bilirsiniz. Kinaye, mübalağa, teşbih, ironi...
Annem kadar bunları kullanana rastlamadım.
Bir insan nasıl olur da hiç spontane konuşamaz, nasıl olur da her lafında bir gönderme yapabilir. Bunu sanırım "anne olunca anlayacağım".
***


Her gün (pazar dahil) sabahın köründe uyanan annem, 11.10'da dahi kalksak, buna en az 12.00 diyecektir. Bu mübalağa değildir ne nedir? Bir kerecik "günaydın" sözcüğünü duyamazsınız, hatta bunun yerine, elli dakika ilerlettiği zamanı daha da abartarak "geçmişe dönüş" yaşatır bize. "biz böyle öğlenlere kadar manda gibi uyuyamazdık, annemizden ödümüz patlardı"
Edebiyat her yerde. Hep bir kıyaslama hep bir benzetme. Başkalarının çocukları hep daha iyiyken, benzetildiklerimizse hep büyükbaşlar oluyor nedense.
Topu topu 4 kişilik olan ailemizde, herkes birbirine ev arkadaşı muamelesi yapıyor. Tüm işleri üstlenen (çünkü diğerlerini beğenmeyen ve mükemmeliyetçi) anneciğim kendini soap operalardaki Sebastianlara benzetiyor ve "zaten bu evde herkes.." şeklinde cümlelere başlıyor. Öyle dolu dolu bir herkes deyişi var ki sanki biz malikanede tüm sülale beraber yaşıyoruz.
***
"Bi titiz, bi titiz.." der kardeşim ve ben için, ağzından çıkan güzel sözcükleri hep ironiktir.
Bir de ne zaman ayrı eve çıkma muhabbetimizi gündeme getirsek "ben öldükten sonra rahat rahat ne istiyorsanız yaparsınız zaten" diye yarın ölecekmiş gibi konuşarak içimize oturtur.

***
Bir gün üst komşunun banyosundan çok az su sızmış ve bizimki panik halinde yukarı çıkmıştı. Kapıdan dinliyorum ne yapacak diye. "Valla her şey sırılsıklam, ortalık su içinde kaldı, oysa yeni temizlemiştim.." şeklinde konuştuğunu duyunca orada gülme krizine girdim. Mübalağayı geçtim bir de ajitasyon katıyor olaya.
Ah benim güzel annem..

***
Sizin de anneniz değişik yemekler denemeyi seviyor mu? Ne güzel. Biz soramıyoruz kendisine "Bu ne anneciğim, adı ne, ne koydun içine?"şeklinde, çünkü "beğenmiyorsan yeme" şeklinde bir cevap almamız yüksek bir ihtimal.
Yine sinirli olduğu bir gün biraz çekinerek "neden yüzün asık" diye sorduğumda, yemek masasına güneş gözlükleriyle oturması ise doruk noktasıydı. Eh gün geçmiyor ki evde trajikomik diyaloglar yaşanmasın böyle renkli bir anne ile.
Yapay Zeka filmine Biyonik Beyin demesi, hayatımıza giren kimseleri beğenmemesi, hepimize haşmet diye hitap etmesi, tabu oynarken "düşman" sözcüğünü anlatmak için babamı kullanışı, sabahın 5'inde sesimize uyanıp "hala yatmadınız mı" demesi, Hitler rejimi, zynga'sı, kahvesi, sigarası ile bitanedir benim annem. Kitap gibi kadın ne diyelim:)) Seviyorum! Hem de çok..