Büyük çoğunluk gibi ben de onu bende derin bir iz bırakan Persepolis ile tanıdım. Filmi izlediğimde üniversitedeydim, o günden bu yana hep aynı iktidarın gölgesinde, gün be gün daha fazla müdahale edilen hayatlarımızın içinde, geriye dönüp ne kadar da hissetmeden değiştirildiğimiz yüzüme her çarptığında andım bu filmi. Bir uyaran gibi, geceleri gördüğüm bir kabus gibi - hani kardeşime düştüğü çukurda elimiz uzatıp onu tutamıyormuşum- hissinde rüyalar gibi hissettirdi her seferinde, biraz da belgesel tadında tabii ki.
Küçükken de Sally Field'in oynadığı Kızım Olmadan Asla filmini izlemiştim - çok sonraları, Persepolis'i izledikten sonra - filmin yani Betty Mahmudi'nin (olayı yaşayan ve yazan asıl kişi) kitabını okudum. Çıkış noktaları aynı olduğundan bana çağrışım yapmıştı, bir solukta ağlayarak ve bedenimden taşan bir nefret hissederek okumuştum onu da.
İşte Marjane Satrapi, benim için o çaresizlik hissinin ortasında durup, bükülmeyen boynuyla "buradayım" diyen kadın. Bize dayatılan tüm bu karanlığa karşı sadece hüznü değil, öfkenin ve mizahın da ne kadar güçlü birer silah olabileceğini gösterdi. Dünyanın bir ucundaki bir kadının hikayesinin, aslında benim hikayemle, bizim hikayemizle nasıl bu kadar sıkı sıkıya bağlandığını onun çizgilerinde gördüm, hissettim.
Onun bu dünyadan ayrıldığını öğrendiğimde, içime o tanıdık sinema salonu sessizliği çöktü. Bir parçam eksilmiş, o kabuslardan beni uyandıran güçlü bir ses susmuş gibi hissettim. Tuhaf. Bu kadar bağ kurmuş olmama ve bunca zaman sonra fark etmeme ben de şaşırdım. Ama sonra düşündüm; Persepolis de onun cesareti, dürüstlüğü ve sisteme karşı attığı o görkemli kahkaha zihnimizde sonsuz ve sabit kaldı. Yine de onun adı burada da geçsin, iki kelam ile anayım, burada da ölümsüz kalsın istedim.
Güle güle Marjane. Bize hikayemizi anlatma cesareti verdiğin için teşekkürler.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder