25 Aralık 2025 Perşembe

Underrated Noel Rotası: Atina


Ayağımın tozuyla, bedenimdeki tatlı yorgunluk ve hafızamdaki taze ışıltılarla Atina notlarımı dökmeye geldim, çocuklu aileler siz de bir gelin bence şöyle. 


Yunanistan'ın başkenti Atina öyle çok albenisi olan, diğer Avrupa şehirleri gibi seni kilometrelerce öteden mimarisiyle, caddeleriyle ya da özel bir mutfakla kendine  çağıran bir şehir değil gibi görünse de şehri aralık ayı içerisinde değerlendirince, sırf Noel özelinde bile underrated kalmış bir şehir olduğunu görüyorsunuz. 

Biz komşuyu hep yaz tatillerinde mavili beyazlı adalarıyla bildik ve sevdik ama Atina'da bambaşka bir Yunanistan gördük açıkçası. Yunanistan'ı Yunanistan yapan, mitolojinin kalbi, tarihin oldukça eski izlerini taşıyan yapıtların ev sahibi bir kere. 

Prof. Dr. Celal Şengör'ün de "Uygarlığın başladığı yer, felsefenin beşiği" dediği ve Avrupa ruhunu anlamak istiyorsak görmemiz gereken şehirlerden biri Atina. Yani gitmeye değer mi sorusunu duymazdan gelip ne zaman ve ne kadar süre planlanır kısmına odaklanıyoruz. Aralık dışındaki diğer zamanlarda, mesela ilkbahar-sonbahar aylarında, kısa süreli bir kültür-şehir gezi rotası olarak plan yapılabilir, bizse bunu Noel tatili ile birleştirip bir taşla iki kuş vurduk. 

       

(Noel dışında) Ne Zaman Gidelim?

Tabii ki bu çok kişisel bir tercih ama benim Noel zamanı dışında bahar ayları dememin bir sebebi var: biz üşüyeceğimizi düşünerek - çünkü 9 yaşında kızımızla tüm gün hunharca yürüyüp şehri keşfetmek ve hava kararınca da Noel pazarları/aktivitelerini gezmek niyetiyle gittik- termal çoraptan kazağa, bereden eldivene kadar ne varsa alıp bavulu şişirdik.

Oysa aralık ayı aynı bizim İzmir'imiz gibiymiş - zaten arada bir Ege Denizi, var tamı tamına karşı karşıyalar. Dolayısıyla kışın ılıman sayılabilecek bir şehir için bahar ayları daha yormayacak zamanlar gibi göründü bize, yaz sıcağında adalardan devam.


Atina'da Ulaşım


Merkez mahallelerin hepsi birbirine yürüyerek ulaşılabilir mesafede ama biz her ihtimale karşı araç kiraladık. Kiraladığımıza pişman olduğumuzu özellikle belirtmek isterim. Kızımızın çok yorulup yürüme konusunda oyun bozanlık yapma ihtimaline ve şehirden biraz uzaklaşıp çevre bölgeleri gezme, valizlerle havalimanından otele rahatça ulaşma ihtimallerine karşın aracı kiraladık ama bilmediğimiz bir şey vardı: şehirde çok büyük bir otopark problemi var. 

İlla ki araç kiralayacaksanız ya merkezden biraz uzak otel tercih edin ya da otoparkı olan bir otel. Ama kiralamış bulunduğumuz için oradaki lokallerin önerisiyle myAthensPass uygulaması indirdik. 


(bunu öğrenmeden önce ilk gece ve ertesi günün bir kısmı için 35'er euro vermiş bulunduk tabii) Aracı bıraktığımız noktayı algılayıp başlangıç ve öngördüğünüz bitiş saatini giriyorsunuz, kartınızdan kullanım süresi kadar 2-3 euro gibi bir rakam çekiliyor. İşiniz uzarsa uygulamadan süreyi ileri atabiliyorsunuz. 


Böylece otopark ücretlerinin yanında astronomik cezalardan da kurtulmuş oluyorsunuz. Ceza ödemeyi de geçtim olur da kiraladığınız aracı çekerlerse asıl o zaman problem yaşanır. Velhasıl havalimanında metro başlıyor ve merkeze kadar gidiyormuş, keşke toplu taşıma kullansaymışız, dedik. 


Airport transferleri için de otelle önceden iletişime geçip shuttle hizmetlerinden yararlanabilirsiniz. Tabii taksi, über, bolt seçenekleri de diğer şehirlerde olduğu yine cepte dursun.

Şimdi Atina'da Nereler Gezilir'e yılbaşı ve noel zamanından bakalım:

Little Kook

Gitmeden önce kaydettiğim, belli ölçüde elbette ki beğeneceğimizi düşündüğüm ama beklentimizin çok ötesine geçen ikonik bir sokak/cafe. 

Burası Atina'nın sembol mekanlarından olmuş çünkü Cadılar Bayramı, Paskalya gibi zamanlarda da kendine has biraz da gotik tarzda her dönem ve temaya uygun dekorasyonu var. 


Burada kelimenin tam anlamıyla dekora, objeye boğuluyorsunuz. Bir film setinin içinden geçiyormuş gibi hissettiriyor. Ona bir pastane ya da cafe demek gerçekten haksızlık olur. 



Tatlıları da aynı şekilde görsel şölen ama lezzeti için aynı şeyi söyleyemiyorum çünkü çikolata kaplı mousse isterken gerçekten çikolatanın simli bir beyaz çikolatadan oluşan topuklu ayakkabı ve mousse için de ayakkabının içindeki kıpkırmızı köpük olacağını asla hayal etmemiştim. Porsiyonlar insan üstü boyutta, şeker koması garantili. Tatlıların isimleri masal karakterleri, yandaki açıklamalarda ne hayal ederseniz onu istiyorsunuz, menüde görselleri olmadığı için gerçekten tatlınız kinder surprise olabilir. Yani göze hitap ediyor, mideye hayır. 


Cafesinde oturup bir şeyler yediğiniz takdirde kapalı tarafa da sıra beklemeden geçiyorsunuz, o kısım gerçekten daha da başınızı döndürüyor. Işıltının ötesinde milyonlarca minik objeye dokunmadan üst kata çıkarken -gerçekten- başınız dönebilir. Bastığınız yerden tavana kadar, her milimetrekarede bir şey var!


Ermou caddesinin sonuna kadar ilerleyip Psyri tarafına dönerken kendinizi birden bu sokakta buluyorsunuz. Rahatsız edici derecede kalabalık. Yeme-içmeden ziyade herkes fotoğraf çekmek için gidiyor. 22:00 sonrası daha sakin. Ama güzel bir masa kaptıysanız oturduğunuz yerden her şeyi rahatça inceleyebilirsiniz.

Merak edenler için fotoğraflar haricinde websitesi ve instagram sayfasını ekliyorum.


Christmas Factory

Christmas Factory, her yıl yılbaşı döneminde kurulan, özellikle çocuklu aileler için tasarlanmış ama yetişkinleri de çocukluğuna götüren büyük bir Noel temalı etkinlik alanı. Dev süslemeler, ışıklar, atölyeler ve eğlenceli aktivitelerle tam anlamıyla bir kış masalı sunuyor.

Gazi Mahallesi'ndeki bir sanayi müzesi ve önemli bir kültürel mekan olan Technopolis'te kuruluyor her sene. Christmas Factory, sezonluk bir etkinlik olduğu için ziyaret tarihleri her yıl değişebiliyor; o nedenle gitmeden önce güncel tarih ve saatleri kontrol etmekte fayda var.

Girişte kişi başı 10 EUR olan giriş biletlerini alıyorsunuz, içerideki her alana girebileceğiniz bileklik takıyorlar. Ayrıca çocuklara bir pasaport veriyorlar, pasaportun içinde on farklı sayfada on farklı etkinlik alanının ismi geçiyor. Çocuklar o alanlara giriş yapıp içerideki aktivitelere katılıp tamamlayınca içerideki elfler tarafından pasaportun üzerine yıldız yapıştırııyor. Her etkinlik alanına gidilince hem her oyun deneyimlenmiş hem de pasaporttaki yıldızlar tamamlamış oluyor.


 

 Bu on farklı etkinliği aşağıda listeledim;

Noel Baba'nın Sarayı: Girişte bizi çok tatlı bir elf karşılayıp Noel Baba'nın yanına kadar götürdü. Onunla biraz sohbet edip birbirimize iyi dileklerde bulunup fotoğraf çektik.

Postane: Çocukların Noel Baba'ya mektup yazıp postaladığı yer. Mektubu yazıp zarfa koyduktan sonra görevliye verince buradan da yıldızı kaptık.

Cine-Factory: Çocukların kendi kahramanlarını çizip bir projeksiyon yardımıyla beyaz perdede canlandığını gördükleri dijital bir yaratıcılık alanı. Biz de geyiğimizi boyayıp teslim edince ekranda koştuğunu izledik. Hop, bir yıldız daha.

Elf Okulu: Burası bir masal anlatısı alanıydı ve Yunanca olduğu için dinleyemedik ancak bize yine de yıldız vererek misafirperverlik gösterdi elf komşi:)

Elflerin Karanlık Bahçesi: Ellerinde fenerlerle, sadece ışık tutulduğunda görünen gizli sembolleri takip ettikleri bir labirent.

Duyusal Oyun Alanı: Yine dil farkından yönlendirmeleri anlamadığımız için katılamayıp yabancı kontenjanından yıldızı kaptığımız bir alan.

Noel Gelenekleri Galerisi: Bu bildiğiniz yüz boyama. Ama yüzünüzü bir elf boyuyor ve bundan sonrasına yüzünüzde kocaman parlak tatlı bir resimle devam ediyorsunuz.

Elf Sanat Galerisi: Sanat Galerisi demişler tabii bu biraz iddiali, isteyen özgün resim çiziyor isteyen boyama yapıyor. Eserini teslim eden yıldızı alıyor.

Elf Salonu: Dünyanın dört bir yanından gelen ritimlerle dans ettikleri, müziğin evrensel dilini konuştukları bir hareket alanı. Herkes ayrı telden dans etse de ya da belki tam da öyle olduğu için çok eğlenceliydi gerçekten.

Asteropasta Tatlıcısı: "Işık" adını verdikleri yenilebilir simler veya parlak pasta süsleriyle hazırlanan yıldız şekilli hamur işlerinin üzerine çocuklar tarafından da bazı ufak rötuşlar yapılıyor, kendi tatlısını yapana - bravo - yıldız var.

Yukarıda saydığım tüm bu alanların dışında açık alanda jetonla binebileceğiniz lunapark oyuncakları ve yiyecek içecek standları var, genellikle fast food, şekerleme, bira, sıcak şarap ve meşrubat servis ediyorlar. 

Christmas Factory Athens (Atina Noel Fabrikası) linkini şuraya bırakıyorum.

Atina Meydanları / Cadde ve Sokakları

En ünlü ve şehrin merkezi sayılan Syntagma Meydanı devasa yılbaşı ağacı ve onun ışıl ışıl cazibesiyle etrafını hep kalabalıkla dolduruyor, fotoğraf çekinenler, sokak müzisyenleri, dans edenler, çocuklar için kostümle dolaşan figürler ne zaman geçtiysek oradaydı. Meydanın etrafındaki otellerin ve merdivenlerin sonunda yer alan Parlamento Binası da ışıklandırılınca bir bütün halde harika bir görüntü oluşturuyor. 


Ama aslında bunun dışında bir şey de yok. İlk gördüğünüzde hissettiğiniz o "ay muhteşem" hissi, o bölgeden gelip geçtikçe - aktivite de olmadığından- cazibesini kaybetmeye başlıyor. 
Syntagma'dan karşıya geçip Ermou Caddesi'ne giriş yapıyoruz. Yani Taksim Meydanı'ndan İstiklal'e girmişiz gibi. Burası upuzun ve her yanı mağazalar ve cafelerle dolu bir yürüyüş alanı, araç girişi yok. Yolun diğer ucu Monastiraki Meydanı'na çıkarıyor bizi. Bu yol boyunca tüm ara sokaklara girip çıkıp keşfetmek çok keyifli, hava da yüzümüze güldüğü için ne üşüdük ne terledik. Şehrin kalbini bu kısımlar oluşturuyor. Little Kook'a da Monastiraki tarafından gidiliyor, Psirri'ye doğru ilerlerken zaten birden kendinizi o sokağın içinde buluyorsunuz.

Yürürken adını anımsayamadığım pek çok meydandan geçtik, insanların kendi halindeliği, selamlaşmaları, öfkesizlikleri, acele etmeden hareket etmeleri ve sanki bizim 90'lı yılları onların bugün yaşıyormuş halleri beni biraz da derinden yaraladı. Her şey o yıllardaki gibi kalsaymış keşke bizde de.

Neyse içimizi döktüysek Plaka tarafında geçelim, Akropolis'in hemen dibindeki bu mahalle de çok turistik bir bölge, ünlü merdivenli sokaklar da burada yer alıyor.  (Mnisikleous Merdivenleri)

Ayrıca bu bölgede dolaşırken çok tatlı cafe ve restoranların yanı sıra her sokağın sonunda ışıl ışıl Akropolis'i görmek de ayrı bir keyif.

Plaka'dan geçerken Lisikrat Anıtı'nı da görün (Diyojen Feneri olarak da biliniyor ve antik dönemden günümüze kadar en bozulmadan gelmiş eserlerden)


Gündüz Gözüyle - Must Do Yerler

Pek tabii ki Akropolis sabah gözümüzü açıp kendimizi bulduğumuz ilk yer. İnşa edildiği dönemi bilerek baktığınızda sütunlar gözümde daha da devleşti. Şehrin en tepesine kurulan bu bölgeden neredeyse tüm Atina'yı yukarıdan görebiliyorsunuz. Şhir ne kadar ılıksa burası da o kadar serin ve durmaksızın esiyor.

Akropolisin kelime anlamı da yukarıdaki, yüksekteki şehirmiş.

Akropolis, binlerce yıl öncesinden günümüze ulaşan etkileyici bir tarih hazinesi. Antik Yunan’ın en önemli yapıları burada bulunuyor; özellikle Parthenon tapınağı Akropolis’in simgesi. Tepeden bakıldığında hem tarih hem de şehir manzarası insanı gerçekten büyülüyor.

Akropolis, Antik Yunan’da tanrılara adanmış kutsal bir alan olarak inşa edilmiş. Özellikle Athena’ya duyulan saygının bir göstergesiymiş. Aynı zamanda şehri simgeleyen bir güç ve koruma noktası olarak görülüyormuş. 





Zappeion, Atina’da modern Yunanistan’ın simgelerinden biri. 19. yüzyılda, ilk modern Olimpiyat Oyunları için inşa edilmiş. Bugün sergiler, etkinlikler ve buluşmalar için kullanılan zarif bir yapı.

Zappeion’un hemen karşısında, dünyadaki ilk modern Olimpiyat Stadyumu olan Panathenaic Stadyumu yer alıyor. Tamamı mermerden yapılmış bu stadyum, 1896 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmış.


Ulusal Kütüphane’nin bulunduğu Panepistimiou Caddesi, Atina’nın en etkileyici noktalarından biri çünkü bu cadde üzerinde Ulusal Kütüphane, Atina Üniversitesi ve Akademi binası yan yana duruyor. “Atina Üçlemesi” olarak bilinen bu yapılar, şehrin kültür, eğitim ve bilime verdiği önemi yansıtıyor. Hepsi de mimarileriyle bizi hayran bıraktı.

 


























25 Haziran 2025 Çarşamba

Değişen Seyahat Dinamiklerimiz


Yurt içi otellerindeki dengesiz fiyatlandırmalar ve biz vatandaşlara yapılan negatif ayrımcılık çoğumuzu tatil konusunda farklı ülkeleri değerlendirmeye iterken öte yandan reddedilen vize başvuruları, hatta bu aşamaya bile randevu dahi bulunamadığı için gelemiyor olmak da vizesiz gidebileceğimiz rotalara yönlendirmeye başladı. 

Tatil yapmak lüks değil, ihtiyaçtır öncelikle. Koca bir yıl çılgınlar gibi çalışıp, her türlü iş ve insan stresini içimize işleyip, ya bir-iki hafta gibi kısacık bir sürede ya da resmi tatillerde bu kaostan uzaklaşıp deşarj olmak istemek her şeyden daha insani bir istek. 

Kimisi bunu yeni yerler, yeni tatlar keşfederek, kimisi tarihin izini sürerek, kimisi kendini tuzlu suyun kocaman huzur verici boşluğuna bırakarak gerçekleştirmek istiyor. Pek tabii kişisel tercihlerden önce belirleyici olan şey buna ayrılacak bütçe oluyor tam aksi olması gerekirken. 

Her kesimi bilemem elbette ama biz beyaz yakalı grup olarak öyle bir denklem kurmak zorundayız ki, iki partnerin mesela aynı anda izinlerinin denk gelmesiyle beraber, bölgeye bağlı değişen yüksek/orta sezon doluluk/fiyat durumu, araçla gidilecekse kara yolunda harcayacağın süre, bu harcanan süreye değip değmeyeceğine bağlı olarak gidilecek yerin belirlenmesi, konumdan eminsek ama uzaksa uçak bilet fiyatları, konaklama tipine bağlı olarak yeme-içme giderleri derken belirleyici etkenler listesi uzayıp gidiyor. Öyle eskisi gibi kafamıza esti, bunu beğendik deme gibi bir durum yok.

Kimisi kamp sever, kimi otel. Biz ailece otel tatili sevenlerdeniz. Sorun da burada başlıyor. Ben yılın belli bir zamanı ve kısıtlı bir sürede "kendime ait" bir zamanı yaşayacaksam ve buna para harcayacaksam günlük rutinimde yaptığım işlerin hiçbirini yapmamak, dinlenmek, eğlenmek ve evde yediklerim dışında bir şeyler yemek istiyorum. Çocuğuma da hitap edecek eğlenceler olsun istiyorum. Bu taleplerimi karşılayacak bir otel, farklı ülke vatandaşlarına benim ödemem gerekenin yarısını ya da yarısında da azını uygularken benim tatil için ayırmam gereken bütçe ile gelirim arasındaki fark beni dehşete düşürüyor. Tamam enflasyonu hayatımızın her köşesinde iliklerimize kadar hissediyoruz da bu bambaşka bir boyut. Ben turizmciyim bu arada, hepsi elimin altında, kıyaslama yapabiliyorum haliyle tüm bölgeler ve zamanları. Geçen yaz atıyorum Samos'ta baktığım otelin fiyatı bu yaz da hala aynıyken, yine geçen yaz kaldığım Marmaris oteline bu sene hem de daha sezon başlamadan bakıp "ben burada nasıl kalmışım ya" diyorum.

Buradaki konu kurun değişmesi değil. Dediğim gibi geçen yaz Samos'ta geceliği 90 euro olan otel bu sene yine aynı fiyatta, benim para birimimin alım gücünün düşmesi ayrı bir konu. Orada önümü görebileceğim bir sabit değer var. Bir de dönüyorum canım vatanım. Her köşesi cennet. Ama yabancıya.

İki kere canlı canlı şahit oldum. Birincisi uzun yıllar önce Seferihisar'da her şey dahil bir otelde, Almanya'dan gelen Türk bir aile ile sohbet ederken konu otelin fiyatına geldiğinde bizim üçte birimiz fiyata aynı oda tipinde kaldıklarını öğrenmiştik. Biz iyi araştırmadık demek ki ya da geç kaldık diye düşünüp "kazıklandığımıza" inanmak istememiştik. Sektördeki bu durum bu kadar hissedilmiyor ve göze çarpmıyordu o zamanlar. Zaman ilerledikçe herkes vpn değiştirip booking.com üzerinden o çok daha uygun olan fiyatlar ile rezervasyon yapmayı keşfetti. İşte ikinci şahit olduğumuz konu da buydu. 2016 veya 2017 yılıydı, Bodrum La Blanch'da check in yapmak için beklerken bizden önceki misafirlerin farklı vpn üzerinden uygun fiyatlı rezervasyon yapıp TC vatandaşı oldukları için rezervasyonları olmasına rağmen içeri alınmadıklarını ve hangi ülkenin vpn'i ile yaptılar ise o ülkeye dair pasaport talep edildiğini görmüştük kendilerinden. Ödeme yapmaları da önemli değildi ve iade de alamamışlardı gördüğüm kadarı ile.

Bunlara şahit olunca, müşterilerimizden "çok yüksek kalıyorsunuz" geri bildirimleri aldıkça, eş dostla konuştukça dedik ki, sorun biz miyiz? Kasıt bize mi? Ben ev sahibi olarak bu ülkede misafirden daha çok ödüyorsam, ki onların geliri benden yüksekken ve paraları daha değerliyken, biz birbirimize daha çok arka çıkmalıyken sen bana bunu yapıyorsan ben de alır kapı vizemi karşıda bir güzel yaparım o istediklerimi. Ne yürürken yakama yapışırlar ne ederinin üstünde bir ödeme yaparım. Nasıl ki bana hak ettiğimden fazla maaş verilmiyor ben de sana hak ettiğinden fazlasını vermem. Acente olarak ayrı baltalanıyorum, münferit olarak ayrı baltalanıyorum. 

Hal böyle olunca planlar, rotalar, beklentiler hep şekil değiştirdi. Yalnız olmadığımı biliyorum. 

Feribot sıralarında ayak üstü sohbetlerde de onu pekiştirdik.

Sonraki yazılarda vizesiz/kapı vizelileri konuşalım.

Herkese iyi tatiller!









10 Mayıs 2025 Cumartesi

Vizesiz Ve Hatta Pasaportsuz Rota: TİFLİS

2025 Mart'ına yaklaşırken aslında amacımız canım anneme doğum günü hediyesi almaktı, sonra evire çevire aynı şeyleri almaktansa beraber bir yerlere gidip anı biriktirme fikrinin annişkom dahil kardeşimle beni de çok daha mutlu edeceğine karar verip, 2-3 günlüğüne nereye kaçabiliriz araştırması yapmaya başladık.

Paket turlarla yurt içi bölgelere gitsek absürt saatlerde yollara dökülüp, yine bir gram uyumadan ve deli gibi yorgun bir şekilde işe döneceğimiz ve grupla sürü halinde hareket edeceğimiz için bunu hemen eledik. Kafamıza göre takılmak en güzeli. Vizeye başvursak hem çok bekleyecektik hem de annemin evrakları gerekeceği için "sürpriz" yapamayacaktık. Onun karşısına her şey hazır şekilde çıkıp "iyi ki doğdun, hadi X'e gidiyoruz!" demekti amacımız. 

Velhasıl Balkan turuna da hem annem hem kardeşim gittiği için o bölge ülkelerini eledik, ben de epeydir Tiflis'i merak ettiğim için (özellikle Fabrika Hostel'i aşırı merak ediyordum) bir anda biletleri satın almış bulunduk. Ve tabii ki Fabrika'daki asma katlı ve teraslı triple odada kaldık; şehir tatillerinde luxury hotel yerine retro sevenler için enfes.


TİFLİS GÜVENLİ Mİ?

Öncelikle kız kıza rahatlıkla gidilir- güvenli bir şehir, onu belirtmek isterim. Kısa bir ön araştırmayla must-do listesi çıkarıp, dolu dolu üç gün boyunca, o anki keyfimize göre ve günün erken ya da geç saatlerinde, kah tabanları patlatıncaya kadar yürüyüp, kah oturup bira içelim diyerek, listeye tik ata ata gezmek (tabii konumlara göre bir sıralama ile) bize çok iyi ve doyurucu geldi. 

Doyurucu çünkü çok büyük bir beklentiyle gidilen bir şehir değil -sonuçta eski bir Sovyet ülkesi ve yıkık dökük bir şehir olarak hayal ediyorsunuz- ancak her sokakta başka bir hikayenin içine giriyorsunuz gibi hissettikçe beklentinin ötesine doğru yükseliyor insan. Bazı meydanlar tıpkı bir orta Avrupa şehri gibi ama ara sokaklarında öylesine kendine has ki. İnsanlarıyla, diliyle, mimarisiyle aslında hiçbir yere de benzemeyen ve insanı tuhafça içine çeken. Eski ve yaşanmış kokuyor. Bu nasıl anlatılır bilmiyorum ama sanki seksenli yıllarda kalan bir yere ışınlanmış gibi oluyorsunuz. Hani sadece bakkalların olduğu, plazaların, avmlerin, residansların, lüks arabaların olmadığı, fırınların sadece küçük ve lokal olduğu, içinde az çeşit ama hepsinin lezzetli olduğu, labirent gibi dar sokakların içinde vitraylı camları olan ve yıkılmak üzere olan balkonlarında çamaşırlar asılı evlerden oluşan bir döneme geri dönmüş gibi.

TİFLİS'E ULAŞIM & TİFLİS İÇİ ULAŞIM

Biz Bursa'dan hareket ettiğimiz için bize en yakın havalimanı olan Sabiha Gökçen'den uçmak en mantıklısıydı, buradan ağırlıklı olarak Pegasus uçuşları mevcut. Rötarlarıyla meşhur ve bir şişe suyu bile esirgeyen bir hava yolu şirketimiz olsa da hem rotasyonları hem makul saatleri hem fiyatları hem mobil uygulamasının son derece user-friendly olması sebebiyle tercih edilebilir. THY'deki mil biriktirme olayı burada da BolBolPuan biriktirme şeklinde mevcut, mesela yeterince puanınız biriktiyse biletinizi en düşük fiyattan alıp bagajınızı sonradan puanla ekleyebilirsiniz. (Acentede uçak bilet satışı yapmıyorsanız ya da yılın yarısında seyahat etmiyorsanız o puan bilet alacak kadar birikmiyor onu belirteyim:))

Tiflis'te araç kiralamadık - bence bir şehri keşfetmek için deli danalar gibi yürüyüp, sadece yaya olarak girip çıkabileceğin her noktaya ulaşmak gerekli - dolayısıyla gerektiği noktalarda toplu taşıma ve taksi bizim için yeterli oldu. Ama tabii çocukla gitsem durum değişebilirdi.

Şehrin ortasından Kura Nehri geçiyor ve şehri ikiye bölüyor. Biz Kura'nın doğu tarafında (new city tarafında) Fabrika'da kaldık ve havalimanından ulaşımı buraya göre planladık. Havalimanından şehir merkezine giden otobüs 337, kalacağınız bölgeye göre otobüsten sonraki kısma dikkat etmek gerekiyor. Otobüsten sonra metro 1 hattı ile devam ediyorsunuz, bizim otelimize en yakın olan istasyon Marjanishvili, burada inip 10 dk içinde otele ulaşıyorsunuz. (bu arada istasyon, cafe ve marketlerde ne kadar İngilizce yazımları olsa da şehrin genelinde Gürcü alfabesi ile karşılaşıyorsunuz, yalnızca kendilerine özgü, başka hiçbir ülkede olmayan ve üç rakamı ile s harfinin eğilip bükülmesinden oluştuğunu düşündüğüm ve canım Atam'a bizi Latin alfabesine geçirdiği için bir kere daha teşekkür ettiğim bu durumu dip not geçmek isterim, teşekkürler iyi günler)

Metro demişim, sanki Sovyet zamanından kalan ve gözünüzle takip edemeyecek kadar hızlı, içinde bir yere oturmaz ya da tutunmazsanız kafanızı patlatacağınız dev bir şimendifer adeta. Köhne bir devlet dairesine benzeyen istasyondan, bizi dövecek gibi davranan insan irisi teyzeden kağıt bilet alıp, yerin epey derinliklerinde, magmaya indiğimizi hissettiren ve normal bir yürüyen merdivenin 2-3 kat üstünde bir hızda ilerleyen merdivenlerden inerek metroya ulaştık. Korkuyla karışık bir gülme krizi geçirerek Tiflis yolculuğumuz başlamıştı:). 


Ama bu tatsız metro yolculuğundan sonra istasyondan çıktığımızda çok tatlı ve canlı bir meydan olan Marjanishvili Meydanı'na çıkınca ilk dakikadan "iyi ki gelmişiz" hissini yaşadık.

Kaldığımız süre zarfında iki kere taksi ihtiyacı duyduk, birinde çok yorulmuştuk ve hedefimiz yürüyemeyeceğimiz kadar uzaktaydı, ikincisinde ise otelden havalimanına dönüşteydi. BOLT uygulamasını indirip oradan araç çağırdık. Epey hızlı, işlevsel, über benzeri bir uygulama, gitmeden önce indirmenizi öneririm.

Kura Nehri'nin batı yakası da şehrin old town'ı. İki yaka birbirine birçok köprü ile bağlanıyor ve yürüyerek şehrin iki kısmını gezmek çok keyifli, yol boyunca fotoğraf çekebilirsiniz. Köprülerin en meşhur, en yeni ve modern olanı fotoğrafta göreceğiniz Barış Köprüsü (Peace Bridge). Barış Köprüsü Old Town ile Rike Park'ı birbirine bağlıyor. Köprünün alt sırasında nehri gezdiren sandal turları mevcut. Bunun dışında hem nehri gezmek, hem retro araçlarla şehir turu yapmak veya teleferik turu / tadım turu denemek isterseniz Get Your Guide üzerinden mini turlar da satın alabilirsiniz.

Biraz daha ilerisinde ise şehrin en eskisi olan Metheki Köprüsü var; bu köprüden batı yakasına yani eski şehir tarafına geçtiğiniz zaman Meidan Bazaar'a, Saat Kulesi'ne, Betlemi Caddesi'ne ve Gürcü Ana Anıtı'na da yaklaşmış oluyorsunuz, dolu dolu bir parkur için iyi bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir.







25 Aralık 2024 Çarşamba

Katina'nın Elinde Makası

Pazar akşamı AKKM'de Seyfi Bey'i yani Seyfi Dursunoğlu'nu, kendi yarattığı karakteri Huysuz Virjin olarak, programına çıkmadan hemen önce, kulisinde, Armağan Çağlayan'ın canlandırması ile izledik. Canlandırma demişim, pardon, canlandırmamış. Adeta yaşamış.

Yıllar yılı televizyonda akşamları koltuklarımızda izlediğimiz, her evin neşesi, tanıdık simamız, yılbaşı eğlencemiz, şakalarını ertesi gün birbirimize yaptığımız Huysuz ve Tatlı Virjin'imizin canlandırmasını adeta kendisiymişçesine izledik. 

Armağan Çağlayan tiyatrocu değil, bildiğim kadarıyla yapımcı ve avukat. Nasıl bir performans izleyeceğimden pek de emin olmayarak ama sırf Seyfi Beyciğimizi izlemek bana göre bir must-do olduğundan merakla gittim gösteriye. Bunca aktör varken neden kendisinin canlandırdığını ve oyunun ortalarında öğreneceğim bir durumu bilmeden yani. Farklı bir cast arayışı olmayışının ya da kendisinin de oyuncu olmamasına rağmen böyle bir girişimde bulunmasının oldukça derin oldukça özel bir sebebi var. Onu öğrendiğimiz kısımda oyunun seyri değişiyor, ağlama evresi başlıyor zaten. Kendisi de aynı duyguyu yaşadığı için bizlere çok güzel geçirdi hissettiklerini.

Ortak özellikleri yok değil, Pop Star jürisiyken de Armağan Çağlayan en sivri dilli üyeydi, öyle hatırlıyorum. Huysuz'un bu hazırcevaplılığını canlandırdığında asla sırıtmaması ve -yine söylüyorum- yaşayarak oynaması da tesadüf değil. Ayrıca Yıldız Kenter'in sözünü hatırlayalım "Her insan biraz oyuncudur aslında".

Maksadım aslında Armağan Çağlayan oyunculuğunu değerlendirmek değil, çocukluğumun bir sembolünü ve kaybettiğimizde çok üzüldüğüm Huysuz'umuzu anmak ve olduğum tarihten uzaklaşıp onu görmüşçesine izlediğimiz oyundaki verilen duygu patlamasını paylaşmaktı. Onun ağzından onun hikayesini dinledik. Onun mücadelesine, yaşadıklarına, yaşayamayıp içinde kalanlara, yalnızlığına, kırılganlığına şahit olduk. Seyfi ustasının vasiyetini yerine getirdiği için, bizi de buna ortak ettiği için kendisine kocaman ve kalpten teşekkür. Onu bir gün sahnede izleyeceğim de asla aklıma gelmezdi ama o da ayrıca eski bir dostu dinledik hissini verdi oyun haricinde.

"Al bu peruğu, bana bir şey olursa da beni sen oynarsın" sözünü daha içtenlikle yerine getiremezdiniz. Teşekkürler. 



19 Kasım 2024 Salı

Metallica & Symphony by Scream Inc


Scream Inc dün gece Metallica & Symphony performansıyla Bursa Merinos AKKM'deydi. Scorpions konserinden sonra ruhumuza böylesine iyi gelen, çok doyurucu bir konserdi. (oturarak dinlememiz haricinde)

Rus grup Scream Inc gerçekten söylendiği gibi Metallica'nın en iyi tribute'u olarak anılmayı hak ediyor. Baştan sona adeta stüdyo kaydı kadar berrak, orijinalinden hiç uzak olmayan, gürül gürül içinize işleyen bir müzik dinletiyorlar. Metallica bile sahnede bu kadar "temiz" iş çıkarmıyordur desem yeri. Parça seçimleri çok yerindeydi, The Memory Remains'ten Master of Puppets'a, favorim Until It Sleeps'ten pek tabii herkesin bir ağızdan eşlik ettiği Nothing Else Matters'a uzanan listeleriyle iki saat boyunca, yaklaşık yirmi efsane Metallica parçasını orkestra eşliğinde yorumladılar. İki farklı türün harmanlanması gerçekten muhteşem bir olay. Mesela elektro gitar ve çelloyu aynı sahnede görüp dinlemek beni çok heyecanlandırdı. Ne de olsa Bohemian Rhapsody de boşuna marşımız haline gelmedi bunca yıldır :) Bu vesileyle Freddie'ciğimi anmış olalım.

Velhasıl grup orkestra ile çok uyumluydu, ses iyiydi, sahne iyiydi, bir kusur bulamadım şahsen. Bursa'ya kadar gelmelerine ve bizi İstanbullara sürüklemedikleri için ekstra alkış. Bir de salonu inletip "one more time" diye devam etmelerini istediğimizde kırmayıp altın vuruşla kapatmalarına da teşekkür. 

You go boys!








17 Kasım 2024 Pazar

Bir Kadın Portresi 3: Muazzez İlmiye Çığ

 17 Kasım 2024. Bir devir daha kapandı, ışıklar içinde uyu Muazzez Hocamız.

Dile kolay, 110 yıllık yaşamını bu denli dolu dolu, bilimle, araştırmayla, öğretmekle geçirmiş bir akademisyen, Sümerolog, arkeolog, dilbilimci, gerek dünya gerek ülkemiz kültür mirasına sayısız katkıda bulunmuş bilim insanı, yaşam enerjisiyle, öğrenme aşkıyla dolmuş taşmış bir Türk kadını, Cumhuriyet kadınıydı kendisi. Ve en önemlisi de bir İmparatorluğun bitişine, Cumhuriyetin ilanına ,dünya savaşlarına, hastalıklara, krizlere, darbelere şahit olmuş bir hafızaydı. Atatürk öldüğünde 24 yaşındaydı, onunla aynı dönemde yaşamış ve onun olmamızı istediği kimliği kendinde yaratmış ve layığıyla yaşamış örnek alınası bir insandı. Bursalı ve hemşehrim olması, baba tarafım gibi Tatar olması, filolog olması, Ankara'da üniversite hayatını yaşaması, Atatürk'ün her daim yolunda olması, Türk aydınlanmasına katkıları, çeviriler yapması, yazdıklarıyla


gerici tayfayı rahatsız ediyor oluşu bende kendisine karşı ayrı bir sevgi barındırdı hep. Işıklar içinde uyu hocam.

Babam acayip bir adamdı, şekerim. Yıl 1914, annem hamile. Babam diyor ki, 'inşallah kız çocuğum olur. ona Fransızca ve keman dersleri aldıracağım.' ben doğunca adımı Muazzez İlmiye koyuyor. Bir gün bana dedi ki, 'Kızım, sana İlmiye adını verdim ki ilim sahibi olasın.”

1914 yılında Bursa'da doğdu. 1931'de Bursa Kız Muallim Mektebi'nden mezun oldu. 

Beş yıl kadar Eskişehir'de öğretmenlik yaptı ve ardından 1936 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji Bölümü'ne kaydoldu.

1940'ta mezun olduktan sonra, Antik Şark Eserleri Müzesi'nde on yıl sürecek kariyerine, kurumun arşivlerinde tercüme edilmeden ve tasnif edilmeden saklanan binlerce çivi yazılı tablet alanında uzman olarak başladı.

1960'ta Heidelberg Üniversitesi'nde 6 ay süren bir çalışma yaptı. 1965'te Roma'da sergilenen Hitit sergisini Londra'ya götürdü. 1972'de emekli oldu.

Emekli olduktan sonra bir süre yurtdışında yaşayan Muazzez İlmiye Çığ, 1988 yılında Philadelphia'da Asuroloji kongresine katıldı. Prof. Kramer'in "History Begins at Sumer" kitabını Türkçe'ye çevirdi. Kitap 1990'da "Tarih Sümer'de Başlar" ismiyle Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlandı.

1940 ve 1983 yılları arasında Topkapı Müzesi Müdürü M. Kemal Çığ ile evli olan Muazzez İlmiye Çığ'ın 2 kız çocuğu var.

İlgilenenler için kitaplarını da şöyle bırakıyorum;

  • Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni 1995, Kaynak Yayınları
  • Sümerli Ludingirra, 1996, Kaynak Yayınları
  • İbrahim Peygamber - Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre, 1997, Kaynak Yayınları
  • İnanna'nın Aşkı - Sümer'de İnanç ve Kutsal Evlenme, 1998, Kaynak Yayınları
  • Zaman Tüneliyle Sümer'e Yolculuk, 1998, Kaynak Yayınları (Genişletilmiş ikinci basım; ilk basım 1993, Kültür Bakanlığı Yayınları)
  • Hititler ve Hattuşa - İştar'ın Kaleminden, 2000, Kaynak Yayınları
  • Gilgameş - Tarihte İlk Kral Kahraman, 2000, Kaynak Yayınları
  • Ortadoğu Uygarlık Mirası, 2002, Kaynak Yayınları
  • Çivi Çiviyi Söker - Muazzez İlmiye Çığ Kitabı, Serhat Öztürk, 2002, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Ortadoğu Uygarlık Mirası 2, 2003, Kaynak Yayınları
  • Sümer Hayvan Masalları, 2003, Kaynak Yayınları
  • Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği, 2004, Kaynak Yayınları
  • Vatandaşlık Tepkilerim, 2004, Kaynak Yayınları
  • Atatürk Düşünüyor, 2005, Kaynak Yayınları
  • Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği, 2005, Kaynak Yayınları
  • Sümerlilerde Tufan - Tufan'da Türkler, 2008, Kaynak Yayınları


"Bilge kişi karanlıkta ışık, çıkmaz sokakta yol bulandır."




18 Ocak 2019 Cuma

Yine Yeni Yeniden - Çalışan Anne Olmak

Yine aynı konuyu yazıyor, amma da abartıyor denmesin çünkü muhtelif yayınlara gönderdiğim yazılarımı kendi arşivimde bulunması açısından blogumda, kaynak belirterek saklıyor ve yeniden-paylaşıyorum. Darmadağın olmuş "deneyimlerimi" kendi minik çatım altında toplamaya karar verdim.


Sevgiler.


Bu yazı bursamom.com için oluşturuldu.

"Çalışan" Anne Gözünden

“Çalışmayan anne yoktur” duyarlılığını bildiğimden “hem evde hem dışarıda çalışan anne” olarak dökülüyorum. Komşunun tavuğu komşuya kaz göründüğü için ‘çalışan’ da tırnak içinde.
Doğum iznim bitip çalışmaya kaldığım yerden devam etmeye başlayalı iki seneyi geçti. İlk başladığım zamanlar çok zordu gerçekten; kimsenin kucağına vermeye kıyamadığın yavrunu koca bir gün görmemek üzere bırakıp gidiyor, ilk ayrılığı tüm hücrelerimde hissedip hayatımın depresyonunu yaşıyordum.

Ona pişmanlığımı dile getirdiğimi, böyle olmak zorunda olduğunu belirten onlarca mektup, sayfalarca yazılarım var. İşlerimi bitirdikçe yazıyordum, çünkü büyüdüğünde bana sadece yazdıklarımı okuyarak inanacaktı. Onu inandırmak ve geçerli bir çalışma sebebini açıklamak zorundaydım. Çünkü ben onu terk eden berbat bir anneydim. Yazdıklarıma dönüp baktığımda şu cümleyi gördüm, “Kalbimle beynim hiç böyle kanlı savaş görmemişti daha önce”.
Anne yüreğim miniğimin her tavrını, mimiğini, sözünü duygusala bağlayıp onunla her yaşananı dramatize edip, hunharca kendime yüklenirken; mantığım, yine miniğim için her şeyin en iyisini isteyen ve çalışırken, üretirken onun gözünde oluşturacağım anne modelini ve ona daha fazla sunabileceğim imkanları düşünüyor. İkisi de lazım, ikisi de olmazsa olmaz.
***
Aktif olarak iş hayatının tam ortasındasın işte. Öyle ya da böyle ya mecbursun ya başka iş bulamayacağım korkusu yaşıyorsun, ya kariyerini ve yıllarca verdiğin emeği bir hamleyle silip atmak istemiyorsun, ya yaş geçtikçe körelirim diye çekiniyorsun ya da başka bir sebeple bir şekilde çalışıyorsun.
“Her şeyden önce bir annesin.” fikrinin bizi derin bir suçluluğa ittiğini düşünüyorum. Her şeyden önce anne olman, her şeyden önce bir birey değilsin de demek aslında. Önceliğin anne olmaksa o ofiste ne işin var çünkü? Yukarıda saydığım çalışma gerekçeleri bize empoze edilmiş bu öncelik sıralamasından doğan açıklamalar. İnsanım yahu! Ve kadın. Sonradan anne oldum. Biri değil, hepsiyim.
Çalışıyorum, çünkü istiyorum. Ben böyle mutluyum.
Doğru cevap bu değil mi? Bunu söylediğimizde, mecbur olmadan çalıştığımızı ifade ettiğimizde linç mi ediliriz? Ya da ilgisiz bir anne mi oluruz? Bizim ne kadar ilgili olduğumuzu, çocuğumuzun duygusal, gelişimsel ve fiziksel ihtiyaçlarını ne kadar giderdiğimizle ilgili değil mi? 09:00-17:00 arası çocuktan bedenen ayrı olmak ona verilen tüm emekleri ve sevgiyi sıfırlar mı? Cevap veriyorum: hayır.
İlk zamanlar baskın olan ve beni vicdan azaplarının derinliklerinde doğan duygularım vardı.
Mesela,

Bana ihtiyacı olduğunda yanında değilim hissi: Hiçbirimiz çocuğumuzu güvenmediğimiz birine emanet etmiyoruz. Bakıcıya bırakanlar eminim çok araştırıyorlar, evlat bu sonuçta. Bu işten anlayan, çocukları seven, insancıl ve çocuğu eğitebilecek, ona sevgi verebilecek biri geliyor. Ya araştırıp bulunmuş bir profesyonel ya da arada güven ve gönül bağı bulunan bir tanıdık. Ben şanslıyım. Benim kızıma anneanne ve babaannesi bakıyor ben çalışırken. Bilhassa annemin benden daha bile iyi baktığına inanıyorum zaman zaman. Annem doğuştan Alman disipliniyle büyümüş; programlı olmak onun yapısında var. Her gün aldığı vitamini, meyvesini, sebzesini, ıvırını zırvırını benden daha iyi takip ediyor. Küçülen, daralan bir şey olduğunda bile benden önce fark edip gidip bir büyük bedenini alıyor. Canına canını emanet ediyorsun, sorgu suale gerek yok. Özetlemem gerekirse çocuğun temel ihtiyaçları mis gibi karşılanıyor. Maması, kakası, sevmesi, oynaması... Anneannelerin (belli bir dönem için söylüyorum) veremediği tek şey meme. Onu da gittiği yere kadar ofiste sağıp verdik, içirdiler. Evet ilk madde için kendimizi yatıştırdık mı? Eh, oldu gibi sanki.

İlklerini kaçırıyorum hissi: Annem telefonda çığlık çığlığa “adım attı” dediğinde orada olmamanın, o ilk anı kaçırmanın eksikliği altında kalmıştım. Bunun gibi bizzat şahit olmadığım bazı gelişmeler karşısında adamakıllı sevinemedim. Ama akşam aynı denemeyi bir daha yapmıştı, sonra bir daha. Bir şey kaçırdığımız yoktu aslında, hepsi birer süreçti, tam anlamıyla öğrenene kadar defalarca tekrarlanıyordu, çocuk sırtından kurulmuş gibi bir anda yürümedi o adım sahnesi bir defayla sınırlı kalmadı. Bunu şimdi idrak ediyorum ama sanırım o dönemde kendi canımı yakabilmek için çaba sarf etmişim adeta.

Bencillik hissi: En temel ihtiyaçlarımı gidermek için ayırdığım zamanları ya minimuma indirmiştim ya da tamamen “boş ver” deyip ötelemiştim. Hoş, bu durum zaman geçse de pek değişmiyor. Örnek veriyorum, duştan çıkıp saç kurutmak tamamen bir vakit kaybı. O on dakikayı banyoda geçirmektense sar havluyu kafana, evladınla geçir zamanını. Zaten bütün gün yoksun, çocuğun on dakikasından kendin için neden çalıyorsun be kadın? (o uyurken de ses oluyor bu arada) On dakika ayaklarını uzatıp boş boş duvara bakmak, kendi canının çektiği bir şeyi pişirmek için zaman ayırmak, birkaç sayfa kitap okumak hep bencillik. Eğlenmekten, baş başa kalmaktan veya çıkıp bir yarım saat yalnız başına yürümekten falan bahsetmiyorum bile, onlar zaten lükstü.
***
Pek çok madde ekleyebilirim ama beni en çok üzen, etkileyen ve hep çalışma konusunda ikilemde bırakan bu saydıklarımdı. Geçmiş zaman kipi kullanmamın sebebi ise, bu duyguların miniğinizin büyüyüp fiziksel olarak size daha az muhtaç oluşuyla beraber hissedilir şekilde azalması. Yapmak zorunda olduğunuz işleri, onun da yapabilirliğinin el verdiğince paylaşarak yapmak omuzlardan koca yük alıyor. Misal, akşam yemeği hazırlarken sofrayı artık miniğinizin kurması gibi. İkimiz de mutfaktayız, onu odasında yalnız bırakmamış olduk, ortak bir iş yapıyoruz, evin bir işi görülmüş oluyor, kahramanımız kendini işe yaradığı için gururlu hissediyor. Beraber çamaşır asmak ve onun mandalları uzatması, evi süpürürken onun da yardım etmesi vs etkinlik adı altında aradan çıkabiliyor.
***
Önemli bir konu da eş konusu. Aynı işi yaptığım ve aynı saatler dahilinde çalıştığım eşim bu süreç boyunca maç da izledi, yetiştiremediği işleri evden de yaptı, halı saha maçlarına da gitti, haberleri okudu, yemek sonrası kahvesini balkonda acele etmeksizin içti ve bunlardan hiç vicdan azabı duymadı. İçten içe kızıyordum o zaman. Ben tuvalete bile kızımla yapışık giderken o nasıl olur da koskoca günde yarım saat, bir saatle idare edebilirdi? Peki, şimdi? Üçüncü yaştan bildiriyorum, şu an babasıyla yalnız parka gitmeyi tercih ediyor, ben evde oturmalıymışım ve hatta mutfakta yemek yapmalı, onu rahatsız etmemeliymişim. İlişkilerine bakınca herhangi bir eksiklik görmüyorum, eğleniyorlar, çok mutlular (itiraf edeyim zaman zaman kıskanmıyor değilim). Tüm zamanımı ona harcamaya çalışıp üç yaşındaki veletten bu muameleyi görünce “az ve öz” kavramı da tokat gibi iniyor yüzüme böyle.
***
İşe yeni başlayan, doğum izni bitmiş, hayat şartlarından dolayı mecbur kalmış veya bir cesaretle karar vermiş ama başladığı an dipsiz vicdan azabı kuyusuna düşmüş annelere diyorum ki, çocuğunun iyi olduğundan eminsen, seni ajite edecek tüm duygulardan kaç. Zamanla zaten rayına gireceği için, sen vakit varken kaç. Sen evdeyken de öğretmenlik, bakıcılık, aşçılık, şoförlük, psikologluk, temizlikçilik, bulaşıkçılık, terzilik işlerine devam edip bir aferin almayacaksın. Evde olduğun tüm vakitte oturup lego da oynayamayacaksın. Yaptıkların görünmediği gibi sana bir kazanç da getirmeyecek, belki evde olmana rağmen günlerce duşa giremeyecek ve zorunlu olmadıkça üstünü bile değiştirmeyeceksin. Bu seni nasıl etkileyecek? Senin ruh halin onu nasıl etkileyecek?
“İmkanın varsa kendin büyüt” diyorlar ama bence imkanın varsa çalış. Bu seni kötü bir anne yapmayacak. Sevgin ve ilgin ne kadar büyükse o kadar iyisin işte.









12 Ocak 2019 Cumartesi

O Ojeler Soyulacak

Bu yazı annemisin.com ve onedio.com 'da yayınlanmıştır. 

Anneler ikiye ayrılır:
·                     ·         Anneler
·                     ·         Çalışan anneler

Çalışmayan anne diye bir şey yok çünkü. 7/24 emek, zaman, özen, koşturmaca, iş güç... Annelik bir iş değil, bundan sonraki hayatınızda değiştiremeyeceğimiz bir kimlik. Hiçbir şey yapmasak, uyusak bile rüyamızda çocuğumuzu görüyoruz, yine görüyoruz. Mesai bitmiyor.
O yüzden anneler ve çalışan anneler olarak ikiye ayırdım. Tüm annelerin bitmek bilmeyen işi, yorgunluğu ve her daim elinde aklında bir meşguliyeti var.

Profesyonel hayata bir süreliğine veya daimi olarak veda etmiş anneler de haklı olarak “çalışmayan anne” yakıştırmasına tepki gösteriyorlar, çünkü bütün gün evde oh la la gibi bir durum söz konusu değil. Anne annedir. Ama ama ama…

Çalışmayan anne diye bir şey olmasa bile çalışan anne diye bir kavram var ki her gün iliklerime kadar bu sıfatı taşıdığımı hissediyorum. Ve evde olsam tüm güne yayabileceğim işlerimi, daha da ötesi kızımla geçireceğim vakti, çalışma saatlerinin bitimiyle uyku vaktine kadar olan zaman zarfına sığdırmak zorundayım. Korkarım iki grubu ayıran en belirgin özellik bu: vakitsizlik.
Karnın acıktığında doyurmak gerek, tabağı çanağı toplamak gerek, çamaşır kirlenince yıkamak gerek, çıkarıp asmak, kuruyunca yerleştirmek gerek, çocukla oynamak gerek. Eve ne kadar yardımcı da gelse “yaşanan ev” de canlı bir organizma gibi mütemadiyen ilgi istiyor. Ama sen? Sen yoksun. Günde dört saatin var bunlar için.

***

Her şeyi yapmak istiyorum.
Lakin vakit yok.
Tek biri için bile. Bu aralar çok düşünüyorum bunca koşturma, çalışma, sinir stres, bir yerlere yetişme ve işleri yetiştirme kaygısı nereye kadar ve ne için? Bunun ne başı var ne sonu. Vakit bulsan enerjin kalmıyor.
Ve her gün ne kadar farklı görünse de ne kadar da aynı aslında.

Bakın size bir günümü anlatayım.
Alarmı sersemlikle ve İlke uyanmasın diye panikle çabucak kapatıyorum. 5 dakika boyunca yorganın altından çıkıp çıkmamak konusunda kendimle savaş verip, bir gayret kalkıp kendimi lavaboya atıyorum. Maksimum hız ve minimum sesle hazırlanıp sonra Fatih’i kaldırıyorum. O hazırlanırken de -kendisi ses çıkarma konusunda çok dikkatli olduğu için- bizimki uyanacak gibi oluyor ve ben onu beklerken hazırlanmış halimle yatağa uzanıp pışpışlıyorum.
Anneye devir-teslim, sessizce evden çıkış, yıllar gibi gelen trafik ve mutlu son, ofise giriş.
Bu çalışan anne olmanın birkaç artısını söylüyorum; her gün pijama modundan çıkıp, en azından kendini biraz iyi hissedecek kıyafetlere bürünüp evden çıkmak, çayını kahveni sıcak içmek, aile ekonomisine katkıda bulunmak, rahat harcayabilmek ve çocuğa rol model olmak.
Bu artıları çalışırken, bir telefonu kapatıp diğerini açarken, tam bir projeyi tamamlamak üzereyken ve ona odaklanmışken yeni bir talep geldiğinde, inboxa düşen mailler whatsapptan daha yoğun olduğunda, “acil” konulu mesajlar aldığında, çok yoğunum demene rağmen hala senden bir şeyler istendiğinde, planladığın tek bir işi bile o gün araya giren angaryalar yüzünden yapamadığında, özetle kafandan artık yanık kokusu geldiğinde göremiyorsun. Şöyle arada bir nefes alıp dışarıdan bakınca, belki…
Ofisten kaçarak çıkma, trafiğe ve tüm diğer araçlara öfkelenme, markete uğrama, kızı anneden alma, yemek faslı, oyun faslı, banyo faslı, bir saatlik uyutma faslı ve kapanış.
İşte koca bir gün.

***

Her şeyi yapmak istiyorum.
Mesela ne bileyim boş boş uzanıp, sessizliği dinlemek istiyorum. Uyku dışında minicik bir dinlenme alanı istiyorum.
Mesela kitap okumak istiyorum, ama gerçekten okuyabilmek. Bu konuda kendime de kızıyorum aslında. Yatmadan önce okumaya yeltenip gözlerimin kapanıp gittiği zamanları saymıyorum da şu sosyal medya bataklığında çırpındığım o zamanlarda neden okumuyorum diye kızıyorum. Çocuğu uyuturken elim otomatikman instagram ikonuna gidiyor. Ama yok, kurtulacağım. Yani umarım. En azından minimize edeceğim. Bana katılsanıza😊

Mesela yazmak istiyorum. Kafamdan geçen milyonlarca düşünceyi kaydetmek istiyorum. Zaman zaman aklıma gelen güzel fikirleri, sözleri ve hatta bunlarda türetebileceğim yazıları kaçırmadan kaydedebilmek istiyorum. Ama olmuyor. Defterlerim, maillerim, notlarım hep taslaklarla dolu. Ve maalesef o an gelen duygu ve o an beynimden geçen o söz dizimi tekrar edemiyor. Yarım bıraktığım cümleyi “sonra tamamlarım” dediğimde, tamamlayamıyorum. Tek kelimesi eksik kalmış olsa dahi. Yakaladığın an ne koşulda olursa olsun bitirmek lazım. Koskoca şubat ayı geçti. Hafızamdan silindi gitti. Buraya yazmayı planladığım konular tekrar başlanmayı ve odaklanmayı bekliyor benden.
Sonra mesela bir akşam iş çıkışı eve gitmek yerine kızlarla takılıp bir şeyler içmek istiyorum. Ben gittiğimde uyuyor olacağı için yaşayacağım vicdan azabından çekinip kendime izin vermiyorum.
Tam üç senedir eşimle sinemaya gitmedik. Tek sosyal alanımız çocuk parkları ve oyun alanı olan cafe ve restoranlar uzun süredir. Ne zaman yeltensek “yazık ama ya bir hafta sonumuz var çocukla, bütün hafta bizi bekliyor zaten” düşüncesiyle iptal ettik.

Sanırım bu konuda da aynı sosyal medya bataklığı gibi “had safhada anne vicdanı” bataklığında çırpınıp; bir insan, bir kadın olarak kendime hiçbir alan yaratmayıp, sıkışmışlığıma çözüm üretmemek gibi bir yanlışı yaşıyorum. Oysa benim ruhumun da farklı renklere, biraz çiçeklenmeye ihtiyacı var. Ufacık bir filiz yetecek sanki. İyi ama o filiz ne?
Birkaç saatlik zaman mı? Yalnız kalmak mı? Özgür hissedebilmek mi? Çok isteyip içinde kalan bir şeyi yapmak mı? Eşinle mi olmak? Arkadaşlarınla mı olmak? Yoksa kendi annenle bir anne kız günü mü yapmak (iki senedir annemle yalnız kalmadım) mı?

Bilmiyorum, kısa bir yürüyüş de olabilir. Belki bunları “yazdıktan sonra geri dönüşü olmasın, beni tetiklesin” diye yazıyorum ve sadece markete giderek kendime alan yarattığımı sanacağım.
Ve yine mesela ofisteki bekar arkadaşların gece dizi izleyip uykusuz kaldıklarını ve bundan dolayı ne kadar uykusuz olduklarından şikayet etmelerini dinlemek istemiyorum. Ben de ellerim, saçlarım bakımlı olsun istiyorum. Kıyafetlerimi de sonrasında yıkama& ütüleme faslını düşünmeden fütursuzca kullanmak istiyorum. Ama yok arkadaş, o ojeler soyulacak.
Ben de süreyim dersen, bir süre bana gider dersen, ama elin de sudan çıkmazsa, o ojeler soyulacak.
Çünkü annelik.

  




2 Şubat 2018 Cuma

Bir Devrim Hareketi

İşimiz gereği birçok hekimle, dernekle çalışıyoruz ve bu sayede çok değerli hocalarımızla tanışma, konuşma şansımız oldu sık sık.

Bazı hocalarımız ile ise sürekli irtibat halindeyiz. Mesela Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof Dr Ali Günerli de çok sevdiğim, değer verdiğim hocalarımdan biri. Çok duyarlı, çok okur, paylaşır, yakaladığı bir detayı, fotoğrafı, yazıyı bizimle paylaşır.

Geçen gün whatsapptan göndermiş, Can Dündar'ın 2007'de Milliyet'te yazdığı bir köşe yazısını.
Gerçekten devrim sayılacak, çok kısıtlı zamanda çok kısıtlı imkanla ve az kişiyle doğan ilk operamızın hikayesi. Ben bilmiyordum mesela. Yani nasıl bilmiyordum acaba, nasıl atlamış olabilirim, mahcubum kendime karşı. Ben bunu okuduğumda Mustafa Kemal'e bir daha aşık oldum, saygı duydum, ve güzel şeylerin hep onun ayaklandırmasıyla, birilerini harekete geçirmesiyle, yani "dürtmesiyle" ortaya çıktığını bir daha anladım. Ve tabii okuduktan sonra da hemen açtım dinledim. Defalarca dinledim, kayıt sırasında arkadan çıkan seslerdeki detayları yakalamak istedim. Kaydın öyle eski, öyle gerçek, öyle samimi bir hissiyatı var ki...

Önce linki buyrun;
Overture

Ve işte Can Dündar'ın kaleminden eserin, Özsoy Operası'nın doğuşu:




1934 yılı, Haziran ayı… Ankara, önemli bir konuğu ağırlamaya hazırlanıyor.

İran Şahı Rıza Pehlevi gelecek ve Atatürk devrimlerini inceleyecek…
Atatürk, yakın arkadaşlarını Çankaya Köşkü’nde topluyor.
“Şah için nasıl bir program yapalım?” diye soruyor.
Kimi Orman Çiftliği’ne götürmeyi öneriyor, kimi “Merinos’u gezdirelim” diyor.

Beğenmiyor bu önerileri Atatürk…
“Bütün bunlar İran’da da var. Onlarda olmayan bir şey yapmalı, farkımızı ortaya koymalıyız” diyor.

Aklında bir fikir olduğu besbelli… Sofradakiler merakla bekleşirken kararını açıklıyor:

 “Opera yapacağız!“

İşte ilk Türk operası Özsoy’un doğuş sahnesi bu… Atatürk operanın konusunu da kendisi belirliyor.
İran’lıların Şeyhnamesi’nden esinlenmiş bir destan planlıyor:
Öykü, Hakan Feridun’un ikiz oğulları Tur ile Irac üzerine kurulu…

İkizler doğduğunda şeytanın gazabı onları birbirinden ayırıyor…

Ayrı yollara gidip birbirlerinden uzaklaşıyorlar.

Ama yüzyıllar sonra buluşup kardeş olduklarını anlıyorlar.

Tıpkı “ayrı yollara giden ikizler” Türkiye ve İran gibi…

Bu konuyu işlemesi için Münir Hayri Egeli’ye veriyorlar. Libretto’yu [*] Egeli yazıyor.

Sonra besteci arayışına girişiliyor ve Adnan Saygun akıllarına geliyor.

Saygun, devlet bursuyla gonderildiği Paris’ten yeni dönmüş, Musiki Muallim Mektebi’nde hocalık yapıyor. Henüz 27 yaşında…

Libretto’yu okutuyorlar kendisine…
“Şah geliyor, bundan bir opera yazacaksın” diyorlar.
Seviniyor Saygun… Daha önce hiç operası yok Türkiye’nin…

Soruyor:
“Solist var mı?“
“Yok!”
“Koro var mı?”
“Yok!”
“Orkestra var mı?”
“Yok!”
“Ne kadar vaktimiz var?”
“Bir ay!”

Mucizevi bir öyküdür bu…

1 ayda, 27 yaşındaki o adam, hem de Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi’nin engelleme çabalarına rağmen solistleri bulur, orkestrayı ve koroyu oluşturur, eseri besteler ve Türkiye’nin ilk opera eserini yaratır.
Saygun, o uykusuz geceler için sonradan şöyle yazacaktır:
“Ah bu çalışma… Zaman kısa, imkanlar son derece sınırlı… Ama içimiz coşkun.
Yalnız benim değil, bütün görev almış arkadaşlarımın içi şevkle kaynıyor.
Acaba o atılım üstüne atılım yıllarında içimizde duyduğumuz dinmek bilmez heyecanı, sönmek bilmez ateşi şimdiki kuşaklar nasıl duyuyorlardır”.
Atatürk, gelişmeleri uzaktan takip eder.
Bir ara Sovyet Sefiri Karahan’a “Sen anlarsın, git bir bak” deyip provalara yollar.
Olumlu haber alınca kendisi de gidip izler bir provayı…
Ve Özsoy, 19 Haziran 1934 gecesi, iki devlet adamının huzurunda sahnelenir.
Atatürk, bu mucizenin yaratıcılarını gece Çankaya Köşkü’nde ağırlar, kutlar.
Ve engellemeye çalışanlara der ki:
“Bu, bir devrim hareketidir!“
7 Eylül’de Adnan Saygun’un 100. doğum yıldönümü kutlandı.
Saygun’u ya da Özsoy’u anımsayan kaç kişi var bugün? Ya da daha zor soru: “O devrim yıllarının dinmek bilmez heyecanını, sönmek bilmez ateşini” şimdikiler nasıl duyuyorlar?

16 Ocak 2018 Salı

Du dup duu duu...

Bazı insanları hiç görmeyiz, hiç dokunmayız. Ama hissederiz.
Farklı bir şekilde bağ kurmuşuzdur, uzaktan izlemişizdir, dinlemişizdir, kurduğu bir cümle bizi etkilemiştir, yazdığı bir yazıyı okumuşuzdur.

İnanmak, sevmek, özlemek, hissetmek, anlamak.... Tam anlamıyla anlatılamadan yaşanan duygular.

"Hadi yeni yıl, hoş gel yeni yıl, umut getir, sevgi getir, barış getir sağlık getir yeni yıl."

Yıllar bir şeyleri getiriyor belki ama daha çok alıyor, daha çok götürüyor aslında. Ya da bu aralar böyle hissediyorum.

Çok çok sevdiğim canımı kaybettim birkaç ay önce, kimseye olduğu gibi ona da konduramadım, ansızın ve sebepsiz gitti, aynı anda hem yanıp hem buz kestim.
Ona dokunmuştum, ona sarılmıştım, onunla uyumuştum, yemek yemiştim, elinde büyümüştüm, hiç gitmeyecekti, gitmek olmazdı; sanki ben çocuktum da o da orta yaşlıydı; ben otuzlarıma o da yetmişlerine gelmemişti gibi şaşırdım. Böyle şeyler bize uzaktı.

O gitti.
Bu fikre alışmaya çalışıyorum.

Geçen hafta Yaşar Usta gitti.
Yetmedi.
Aydın Boysan gitti.
İşte bu noktada bizim yüreklerimiz birleşiyor. Hepimizin sevdiği gitti. Çoğumuzun hiç görmediği, hiç konuşmadığı, hiç dokunmadığı ama sevdiği ve gittiğinde üzüldüğümüz...
Bu kadar sevildiklerini biliyorlar mıydı acaba?
Ne mutludur böyle hatırlanmak, ne mutludur böyle iyi anılmak, ne mutludur hep hatırlanacak olmak, ne mutludur bunca insanda yer etmek, bir hatıra bırakmak, koca bir topluma, her haneye miras bırakabilmek, milyonlarca insanın kafasına replikler bırakıp ayrılmak. Ne mutludur.

Bana, bize de ne mutlu ki biz böyle güzel insanların devrine geldik, biz Hababam Sınıfı ruhunu anlayıp büyüdük, biz Adile Naşit ve Münir Özkul'u hep çocukken evli zannettik ve onlar hepimizin akrabasıydı, evlerinde huzurlu olduğumuz, samimi hissettiğimiz ve o masadaki kardeşlerin arasına sıkışıp oturduğumuz. Bize o duyguyu o güzel insanlar hissettirdi. O 'Gülen Gözlü' masanın etrafından giden kim varsa ruhları şad olsun.

Peki ya dün ne oldu?
Kim gitti biliyor musunuz?
Dolores O'riordan.
Yaaa... Şok..Nasıl yani? Nasıl olur? Elimde telefon boş boş instagrama bakıyordum, hızlı hızlı geçiyordum postları, biri bir parça paylaştı sandım, derken bir fotoğrafı daha, bir tane daha, okudum #RIP yazıyor.

Bazı insanları hiç görmeyiz, hiç dokunmayız. Ama hissederiz.
Farklı bir şekilde bağ kurmuşuzdur, uzaktan izlemişizdir, dinlemişizdir, kurduğu bir cümle bizi etkilemiştir, yazdığı bir yazıyı okumuşuzdur.

Dolores ile aynı ülkede dahi yaşamıyor, aynı dili konuşmuyorduk.
Ama Yaşar Usta nasıl ki çok sevdiğim bir akrabamdı, Dolores de benim lisede sıra arkadaşımdı işte.
Kulağımı memeden kıkırdağa deldirdim. Gitar aldırdım annemlere, kursa gittim, tek tek defterime yazdım şarkılarını, akorlarını, önce onları öğrenmeliydim, anlamalıydım da. Farkında olmadan kelime hazneme neler katmıştı. O bilmiyor. Tanışıyoruz, samimiyiz hatta, fark etmedi.
Platonik aşklarımı düşünüp "Joe" dinledim, kendimi onun sesiyle gaza getirdim, Ankara'ya taşınınca "Ode To My Family" dinleyip anıra anıra ağladım, "Zombie" dışında, "Animal Instinct" dışında parçaları ezbere söylemek çok cool eylemlerdi o zaman, nasıl iştahlı dinledim, öyle coşkulu söyledim. "Do you have to do you have to let it linger"

Ölümün yaşı yok.
Bak buna ne çok şaşırdık. Ne çok... Sadece 46 yaşında.
O buz kesme onda da oldu işte bende.
Bilmiyorum, garip. Dünden beri dinliyorum yine, daha farklı geliyor şimdi dinleyince.
Gerçekten rest in peace.

Bence sizler hayatınızı değil de hayat sizleri kaybetti.