21 Aralık 2011 Çarşamba

Güle Güle Şekerim

Tek rakamları sevmem zaten, bit ve git artık. Uğursuz bir yıldın sen.
Gelişin ayrı stresti, gidişin güzel olacak.
Bit ve git 2011.
Sen eşyalarını toplayıp giderken ben de şu köşede oyalanıyorum, bakmıyorum sana.

Son rollerini de oyna, son gıcıklıklarını yap.
Sen hazırlanırken ben de salonumuza ağacımı koyup kutudan süslerini çıkarıyorum. Çok şirin olacak, onunla uğraşacağım bir süre.
Tepesine de kendimi koyacağım, o pırıl pırıl ama yalnız kocaman yıldızı.
Çok göz alıcı değil mi?
Baktıkça bakasın gelir ona.
O da orada öyle durmaktan mutlu mudur acaba?
Her neyse, bu onun sorunu... Nasılsa ben bu yıl ağacımı annemlere emanet edip İzmir'e gideceğim.
Bunları neden anlatıyorum biliyor musun sevgili 2011, sen şimdi çekip gidiyorsun ya, sana nispet yapmak için yazıyorum.
Beni artık yalnız bırakamayacaksın.
Biliyor musun ben o yılbaşı partisinde çok eğleneceğim.
Çünkü o kadar kalabalık olacak ki arkadaşlarım beni yalnız bırakmayacaklar. Hediyemi açarken gözlerim dolmayacak bu sene.

Çünkü sen gidiyorsun.
Gidişinin ilk günü taptaze bir Ege havasına uyanacağım. Belki de uyanmayacağım, hiç uyumayabilirim çünkü.
Bunu şimdi düşünemem.
Sen şimdi gidiyorsun ya 2011, benim gözlerimdeki perdeler de kalkıyor.
Ertelemiyorum artık.
Biliyor musun bu akşam ağacımla beraber yeni kitabımın da tohumlarını ektim.
Onu yeni yılda yazıp bitireceğim sana inat.
Ve biliyor musun, artık kimseye yalan söylemeyeceğim. Sen bütün şeytanlarınla beraber defolup giderken ben yine eski karakterime bürüneceğim ve yeni yıla ilk gözümü açtığımda "oh be kabusmuş" diyeceğim arkandan.
Ağacın alt tarafına süzülüp diğer rengarenk ışıl ışıl süslerin arasına karışacağım ve herkes gibi olacağım ben de.
En tepede yalnız ve düşme tehlikesi olan yıldızı oynamayacağım.
Ve evet sevimsiz 2011, sen süregelirken etrafa saçtığım tavizleri birer birer geri toplayıp ceplerime dolduracağım, böylece yeni yıla o kendine saygısını yitirmemiş ben olarak gireceğim.

Sen güvensizliğin yılıydın.
Senin adın "yalan"dı.
Ama şimdi öyle mi?
Sen gidiyorsun, sayılı günün kaldı, ama ben buradayım, ailem burada, arkadaşlarım da...
Bana zarar veremeyeceksin artık.
Senin defterinin son sayfalarına gayet de gelişigüzel yazıyorum. Silgimi almıştın bu sene ya benden, karalamalar sana hatıram olsun.

Senden de bana hatıra kalan bir ders olsun.
O kadar özenerek yazacağım ki yeni deftere, silgimi alanlar olursa bile farketmeyeceğim, çünkü her satırı özenle yazılmış olacak.
Kendime söz veriyorum.
Herkes duysun.
Sen de duy.
Duydun mu? O zaman güle güle şekerim...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Six Feet Under

HBO ve Alan Ball tarafından bize verilmiş en güzel armağandır Six Feet Under. Hayatıma Peter Krause ve Michael C. Hall isimlerini sokmuş bir efsane yapıttır. Rachel Griffiths'i de unutmayalım tabii. (Biraz da Janset'e benzettiğimden dolayı sempatim var ona)

Diğer diziler bir yana bu bir yana. Başka diyalogları, başka derinliği, başka "garipliği" var ve insan Fisher ailesinin bir parçası gibi hissetmek istiyor kendini. Final sezonunun üzerinden tam altı yıl geçmiş olmasına rağmen hala Youtube'dan açıp izlediğim partlar var. (bkz: Nate'in ölümü)

Konuyu anlatmayacağım. Bilen bilir demek için değil de SFU anlatılmaz yaşanır olduğu için.
Bir arkadaş sağ olsun son sezondan parçaları Coldplay'in muhteşem A Rush Of Blood To The Head'i ile harmanlayarak bu videoyu oluşturmuş; yine melankoli açlığımı bastırmak üzere SFU partlarını kurcalarken bu linki buldum. Nefis. Şuraya bırakıyorum.



https://www.youtube.com/watch?v=p4GoORAifwU




4 Temmuz 2011 Pazartesi

Hissedebildiğin Kadar Özgürsün

Abidin Dino mutluluğu resmedebilmişti ya ben de bugün özgürlüğün fotoğrafını çektim.
Duygular ne kadar somutlaştırılabilirse işte o kadar...
Ama ben orada onu duyumsadım. Demek ki neymiş? Olay bitmiş.
***
Güzel bir pazar günü. Ailenle bir yerlere gidiyorsun. Her şeyi bıraktım. Sıfır sorumluluk hissi. Arabadaki o koltuk bana ait. Kulağımda istediğim müzik. Gözümün önünde kocaman bir yeşillik. Şehirden hızla uzaklaşmanın verdiği rahatlama ve gittikçe artan deniz kokusu...

Böyle bir ortamda özgürlük şuydu.
Kendi isteğimle o camı açıp bi kuşun kanatlarını süzerek uçtuğu gibi ellerimi çıkarıp rüzgarla oynamak!
Evet. İşte özgürlük bu!
hani bir yapabilmek vardır bir de yapmak vardır ya. Bazen siz yapabilecekken ortam müsait değildir, bazen de her şey tamamdır ama takatiniz kalmaz. İşte bu ikisi simultane olunca ben bunun adına özgürlük diyorum. Uçmak gibi. Suya kendini bırakmak gibi. Maddi manevi bir bağımsızlık hissi.
Her şey anlarda gizli. Anı yaşamak lazım.
Mutluluk da orada, özgürlük de.



1 Temmuz 2011 Cuma

Anne Rulazzz


Annemin konuştuğu apayrı bir dil var, aynı evde yaşamayan anlamaz. Zaman içinde "anne jargonu" diye bir konuşma biçimi oluşuyor.

Kelimeleri yanlış anlayışı, bize kızdığında anlık öfkeleriyle oluşturduğu "argomsular" ve kardeşimle nesine güldüğünü asla anlamadığımız espriler...
Edebiyatta sanatlar vardır, bilirsiniz. Kinaye, mübalağa, teşbih, ironi...
Annem kadar bunları kullanana rastlamadım.
Bir insan nasıl olur da hiç spontane konuşamaz, nasıl olur da her lafında bir gönderme yapabilir. Bunu sanırım "anne olunca anlayacağım".
***


Her gün (pazar dahil) sabahın köründe uyanan annem, 11.10'da dahi kalksak, buna en az 12.00 diyecektir. Bu mübalağa değildir ne nedir? Bir kerecik "günaydın" sözcüğünü duyamazsınız, hatta bunun yerine, elli dakika ilerlettiği zamanı daha da abartarak "geçmişe dönüş" yaşatır bize. "biz böyle öğlenlere kadar manda gibi uyuyamazdık, annemizden ödümüz patlardı"
Edebiyat her yerde. Hep bir kıyaslama hep bir benzetme. Başkalarının çocukları hep daha iyiyken, benzetildiklerimizse hep büyükbaşlar oluyor nedense.
Topu topu 4 kişilik olan ailemizde, herkes birbirine ev arkadaşı muamelesi yapıyor. Tüm işleri üstlenen (çünkü diğerlerini beğenmeyen ve mükemmeliyetçi) anneciğim kendini soap operalardaki Sebastianlara benzetiyor ve "zaten bu evde herkes.." şeklinde cümlelere başlıyor. Öyle dolu dolu bir herkes deyişi var ki sanki biz malikanede tüm sülale beraber yaşıyoruz.
***
"Bi titiz, bi titiz.." der kardeşim ve ben için, ağzından çıkan güzel sözcükleri hep ironiktir.
Bir de ne zaman ayrı eve çıkma muhabbetimizi gündeme getirsek "ben öldükten sonra rahat rahat ne istiyorsanız yaparsınız zaten" diye yarın ölecekmiş gibi konuşarak içimize oturtur.

***
Bir gün üst komşunun banyosundan çok az su sızmış ve bizimki panik halinde yukarı çıkmıştı. Kapıdan dinliyorum ne yapacak diye. "Valla her şey sırılsıklam, ortalık su içinde kaldı, oysa yeni temizlemiştim.." şeklinde konuştuğunu duyunca orada gülme krizine girdim. Mübalağayı geçtim bir de ajitasyon katıyor olaya.
Ah benim güzel annem..

***
Sizin de anneniz değişik yemekler denemeyi seviyor mu? Ne güzel. Biz soramıyoruz kendisine "Bu ne anneciğim, adı ne, ne koydun içine?"şeklinde, çünkü "beğenmiyorsan yeme" şeklinde bir cevap almamız yüksek bir ihtimal.
Yine sinirli olduğu bir gün biraz çekinerek "neden yüzün asık" diye sorduğumda, yemek masasına güneş gözlükleriyle oturması ise doruk noktasıydı. Eh gün geçmiyor ki evde trajikomik diyaloglar yaşanmasın böyle renkli bir anne ile.
Yapay Zeka filmine Biyonik Beyin demesi, hayatımıza giren kimseleri beğenmemesi, hepimize haşmet diye hitap etmesi, tabu oynarken "düşman" sözcüğünü anlatmak için babamı kullanışı, sabahın 5'inde sesimize uyanıp "hala yatmadınız mı" demesi, Hitler rejimi, zynga'sı, kahvesi, sigarası ile bitanedir benim annem. Kitap gibi kadın ne diyelim:)) Seviyorum! Hem de çok..



28 Nisan 2011 Perşembe

O Bir Melek: Jehan Barbur

Jehan Barbur'u bilir misiniz? Kızıl saçları, yumuşacık sesi, inanılmaz pozitif enerjisi ile koca sahneyi doldurabilen küçük bir melek gibi.

Hani bir şarkıyı ilk dinlediğinizde, alışmadığımızdan mıdır bilmem, çok keyif almayız ya... İkinciye dinlemek biraz zaman alır, öyle çok içimize işlememişse sesin sahibi, ya da sözleri parçanın. Bu tabumu yıkan isimdir Jehan. Seni Seviyorum'u ile özellikle daha ilk dinleyişimde ağlattı beni.
Bir de "öylesine" ve "mamoş" var ki, dinlemelisiniz.




Jehan Barbur - Seni Seviyorum (SS) @Mask Live 24... badotogay

Şunu da okumadan geçmeyin:

soru?

".....insan aklı pek bir med-cezirli....korkutucu geliyor bu bana. insan henüz kendine güven besleyemezken neden başkasına? acıktığını zannedip, önüne bir tabak makarna konduğunda aslında tok olduğunu fark eden bir canlının kendi nefsine sırt dayaması ne kadar doğru olur bilmiyorum. iç güdüsünün içsel bir yanılgıya yenik düşmesi sanırım bizi hayvanlardan ayırıyor. ne beynimiz ne de akıl oyunlarımız. değişken içgüdülerimiz....
    niye kendinden sıkılır insan? varlığını renklendiremediği anlarda nedendir can sıkıntısı? can bedenden sıkılır mı? küçük bir hesaplaşma problemi bence....umarsızlığın arka cebinde bir acil durum çağrısı olduğunu unuttuğumuz günlerde yanlış şeylere sarılıyoruz sanırım. elimizi arka cebimizdeki şişkinliğe atsak hatırlayacağız son şıkkın ilahi kudretini. nasıl öğrenmişsek öyle devam ediyor hayat. öğrendiklerimizden sıkılınca da "kendimizi keşfetmek" kisvesi altında yaldızsız bir yolculuğa çıkıyoruz.  yıldızsız zifiri karanlık bir gecede yol arar gibi, dolandığımızı unutuyoruz. her zaman da aranmıyor bir şeyler!
   aşk mesela...her şeye duyulabilenden bahsediyorum. bir adama, bir kadına değil safi. ne kadarı faydacı bir duygu? Ne kadarı yanılsama? aşkın birbirine denkliği ne kadar az, ne kadar çok? miyadı üzerinde yazan bir konserve kutusu gibi mi...yani en uzunu ton balığı konservesi gibi mi...yaklaşık yedi yıl!?
    sana "en büyük aşkın kimdi?" diye sorsalar ne cevap verirsin mesela? o aşkları yaşarken mi sadece aşık kalıyor insan yoksa evvelden tüketemediği, bir masalın girizgahında çakılı kaldığı hatıraya mı "aşk" diye sarılıyor. bir bilinmezlik ne kadar aşksa, bilinirlik o kadar yavan mı gelir insana?  kaç gün üzülürsün bir ayrılığa? bir ölüye üzüldüğünden daha mı az mesela? ya da bir beraberlik ne kadar berabercedir senin için. yalnızlığı seçmiş bir adamın benci beklentileri midir onu bu hali tercih etmeye iten yoksa artık "zamanı gelmesi" midir zaman çizelgesinin? ya da yalnızlık  nasıl bir yalınlığı ve temazsıszlığı gerektirir. yalnız olmak için yanına almayacağı ilk üç şey nedir insanın?
    "güzel olan her şeyi sevmek" vardır tabirler sözlüğünde; benim hiç anlamadığım kendimde. güzel olan hiçbir şeyi sevemedim ben.  ne çok el değmiştir güzele, güzel yerlere ne çok ayak basılmıştır, güzel sözler sözlüğünün yaprakları ne de yıpratılmıştır.  çirkin bir adam ya da kadın gördüğümde --ki çirkin ne demektir hala bilmiyorum-- gidip kocaman sarılmak istiyorum. ömür boyu sevmek! güzel olan her şeyden korkuyorum; nedenleri öyle uz
un ki!"

http://www.myspace.com/jehanbarbur/blog/495514251



23 Nisan 2011 Cumartesi

Bir Kadın Portresi 2: İdil Biret

İdil Biret’in müziğe olan ilgisi 2 yaşında başladı.Dört yaşında Bach'ın prelüdlerini çalmaya başladı. İlk derslerini Mithat Fenmen'den aldı. 1948 yılında, henüz yedi yaşındayken, 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Biret'in yurt dışında eğitiminin gereksinimlerinin karşılanması için TBMM'ye bir teklif sundu. Bu teklif sonucunda İdil Biret için özel olarak çıkartılan kanunun adı "Harika Çocuklar Kanunu"dur. Bu kanun çerçevesinde eğitimi için ailesiyle birlikte Paris Konservatuarı'na gönderilen Biret, burada 20. yüzyılın önemli pedagoglarından Nadia Boulanger ile çalıştı. 8 yaşında paris radyosunda ilk konserini verdi. Fransız piyanist Alfred Cortot'dan dersler aldı. İdil Biret'ten ömrü boyunca "en değerli öğrencim" olarak söz eden hocası Alman piyanist Wilhelm Kempff, onunla müzikal ilişkisini] hayat boyu sürdürdü. Biret 11 yaşındayken Kempff ile Mozart'ın İki Piyano İçin Konçertosu'nu Paris Champs-Elysees tiyatrosunda çaldı. Zaman zaman Kempff'in Positano'da verdiği master class'lara katıldı. Kempff'in 90. yaşı için düzenlenen konserde çaldı.

 Biret, Paris Ulusal Konservatuarı’nı Yüksek Piyano, Eşlikçilik ve Oda Müziği dallarında birinci olarak bitirdiğinde 15 yaşındaydı. 16 yaşından itibaren çeşitli dünya sahnelerinde yer aldı. Amerika’daki ilk konserini 21 yaşında, Rachmaninoff’un Üçüncü Piyano Konçertosu’nu çalarak Erich Leinsdorf yönetimindeki Boston Filarmoni Orkestrası ile gerçekleştirdi. İlk Rusya turnesini piyanist Emil Gilels’in çağrısı üzerine yaptı ve bu ülkede büyük başarı kazandı. Yıllar içinde bu ülkede yüze yakın konser verdi. Biret beş kıtayı kapsayan konserlerinde Atzmon, Copland, Kempe, Keilberth, Sargent, Monteux, Fournat, Leinsdorf, Pritchard, Scherchen, Rozhdestvensky, Mackerras gibi ünlü şeflerle çaldı; Montreal, Berlin, Montpellier, Nohant, Royan, Dubrovnik, Atina, Ankara ve İstanbul festivallerine katıldı. Boston Symphony, Orchestre National de France, Orchestre Suisse Romande, London Symphony, Leningrad Philarmonic, Leipzig Gewandhaus, Dresden Staatcapelle, Tokyo Philarmonic, Sydney Symphony ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde dünyanın her yerinde konserler verdi.
Kraliçe Elisabeth (Belçika), Van Cliburn (ABD), Busoni (İtalya), Liszt (Almanya) gibi birçok uluslararası piyano yarışmasında jüri üyeliği yapan İdil Biret'in aldığı ödüller arasında "Lili-Boulanger" (Boston), "Harriet Cohen/Dinu Lipatti" (Londra), Polonya hükümetinin "kültür liyakât" ve Fransız hükümetinin "Chevalier de I'Ordre National de Merite" nişanları da bulunmaktadır. İdil Biret, 1971 yılından beri Devlet Sanatçısı'dır.
kaynak: wiki







15 Şubat 2011 Salı

Zaman Neymiş Biliyor Musun?

Zaman dediğimiz şey, kendini kah hissettirip kah hissettirmeyendir. Bu onun taktiğidir, oyun oynar seninle.
Beklemede olduğun anlarda geçmeyen, mutluyken elinden akıp giden ve tutamadığındır.

Sana hep zıt gidendir zaman. Sıkıntılı olduğunda daha da yavaşlayandır, ağırlığını üzerinde hissettirendir. Uzadıkça uzar sen o saniyelerden kurtulmak istediğinde. Ters etki yapar hep. Mutsuz anlarda saniyelerini, kırıntılarını saatler gibi hissettirir sana. Üstüne koca bir yığın atmışçasına...
Oysa ayakların yerden kesildiğinde saatler geçse bile saniyelik tadı bırakır sende. Kıskançtır çünkü zaman. Senden hep almak ister. Her saniye eksiltir seni. Bu yüzden geçiştirir mutlu anlarını, anlamazsın.

Zaman neymiş biliyor musun?
Anneni daha iyi anlamakmış. Annenin ise anlam veremediğin, saçma bulduğun o davranışlarının -itiraf edemesen de- artık genç olmamasından kaynaklandığıymış.
"Bana olmaz" ya da "Benim başıma gelmez" dediklerinin bir bir başına gelmesiymiş zaman.
Büyümek sözcüğünün, yalnızca bir sözcük olmaktan çıktığını anlamanmış.
Damak zevkinin değişmesiymiş.
Körü körüne güvenmekten vazgeçip sabretmeyi öğrenmekmiş.
Zaman, sen hala kendini çocuk zannederken ve hala karşındakinin masumiyetini anlamasını beklerken sana artık bir kadın gibi davrandıklarını farketmenmiş.
Aynaya baktığında değişen yüzünmüş zaman.
İnsanların sana hitabının değiştiğinde nasıl davranacağını bilememekmiş.

Yoldan geçen koca bir delikanlının sana "abla" diye seslenmesi ve o minik kardeşinin minicik bıraktığın okul arkadaşının olmasıymış.
Babanın omuzlarının yavaş yavaş çökmesiymiş zaman.
Sorumlulukların artmasıymış.
Bütün bunları görüp elinden bir şeyin gelmemesiymiş.
Ve en önemlisi zaman neymiş biliyor musun?
Geriye dönüp dönüp iç çekmekmiş sadece. Çocukken genç olmayı hayal ettiğini, gençken üniversiteyi kazanıp şehir dışına kaçmayı istediğini, üniversitede öğrencilikten kurtulma arzusunu hatırlamakmış. Ve o şikayet ettiğin zamanlara geri dönmek istemekmiş. Ama dönememekmiş.
Zaman şu andan ibaretmiş. Bu yazıyı okuduğun şu saniyelerden... Sana yaptığı çağrışımlardan.
Yenmen gerekenmiş zaman.