18 Nisan 2026 Cumartesi

At Tepesinde Mızrak Beklerken Ankara’ya Çıkmak: Almaty Gezisi

Hayat bazen insanı hiç hesaba katmadığı yerlerden vuruyor. (Bkz: "Life is what happens to you while you're busy making other plans. / John Lennon) Benim için o yerin adı: Kazakistan

Şunu baştan itiraf edeyim; "Ölmeden önce görülecek yerler" listemde bırakın ilk 10’u, ilk 100’de bile olmayan Almaty ile tamamen bir tesadüf eseri tanıştık. Phuket’e giderken ve dönerken stopover niyetli ziyaret, resmen kendi çapında organize bir city trip’e dönüştü. 

Ve ben, oraya bu kadar büyük bir sevgi ve aidiyet besleyeceğimi hiç düşünmezdim.

Gelin, önyargılarımı Almaty sokaklarında nasıl tek tek bıraktığımı anlatayım.

Bavul Hatası: Marmara Havasına Kutup Kombini Yapmak

Gitmeden önce kafamda nasıl bir Orta Asya canlandırdıysam artık; "Eh, Asya’nın bağrına gidiyoruz, dağ bayır gezeceğiz" diyerek bavula trençkotlar, montlar, kat kat kazaklar doldurdum. Sonuç? Nisan ayında Almaty bildiğiniz bizim Marmara havası çıktı! Bir tişört üzerine sweatshirt ile gayet fink atabilirmişim. O canım montlar bavulda sadece ağırlık yaptığıyla kaldı, o yüzden siz siz olun, nisan ayında Almaty’ye giderken kutup ayısı taklidi yapmayın.

Birçok Tataroşka ve Biraz Özeleştiri

Şehre ayak basar basmaz içimi garip, garip değil de "tanıdık" bir sıcaklık kapladı. O çekik gözlü, sevimli insanlar bana kendimi bir an yüzlerce "baba tarafı akrabamın" arasındaymışım gibi hissettirdi (Tamam, biraz Tatarlık var bende, belki ondandır bu genetik yakınlık sevdası).

Ama itiraf edeyim: Kafamda nasıl basmakalıp, nasıl saçma bir düşünce varmış yazarken fark ettim ve kendimden utandım. Hani o bizi hâlâ deveye biniyor zanneden yabancılar var ya? Hah, işte benim de onlardan hiç farkım yokmuş! Sanıyordum ki bu insanlar hâlâ at tepesinde, otağlarda mızraklarla yaşıyor. Arkadaşlar, isterseniz bana küfredebilirsiniz, ben devecilere ettim de:). Şehir; düzenli ve geniş caddeleri, yüksek ve modern binalarıyla bildiğiniz Ankara! Evet, geleneksel kıyafetlerini belli noktalarda yaşatıyorlar, hatta fotoğrafta göreceğiniz üzere ben de o modaya hemen uydum ama onun dışında vizyoner, modern bir şehir var karşımızda.

Sovyet Esintisi, Eski Türkiye ve "O Özlediğimiz Duygular" 

Almaty’de hem eski Türkiye’nin o samimi esintisi var hem de Sovyet mimarisinin getirdiği o devasa düzen. Ama en önemlisi ne biliyor musunuz? Bizim çoktan yitirdiğimiz, mumla aradığımız o "bağzı" duygular: Bozulmamışlık, temizlik, güvenlik ve samimiyet.

Aslında doğasına baksanız, dağa çıkınca bizim Uludağ; tesisleri görseniz bizim Sapanca tesisleri. Yani teknik olarak görsel bir şok yaşamıyorsunuz. Sanırım seyahat ettikçe başka ülkelerde en çok bunlara tutunuyorum. Çünkü özlediğimiz şey aslında daha büyük binalar ya da daha lüks caddeler değil; günlük hayatta kaybettiğimiz bazı küçük ama çok değerli hisler. Almaty bana bu yüzden çok iyi geldi.

İnsanların birbirine karşı sakinliği.

O telaşsız, huzurlu ve çocukluğumdaki hissiyat...


Şehir Hakkında Hap Bilgiler

Gitmeyenler için şehri gözünüzde canlandıracak, benim de bizzat "Vay be" diyerek fotoğrafladığım birkaç kareyi ve bonus olarak bazı hap bilgileri şuracığa iliştireyim. 

Almaty aslında öyle sıradan bir şehir değil, arkasında dev bir tarih ve coğrafya yatıyor. Efendim, bu şehir öyle dünkü çocuk değil. Zamanında Tarihi İpek Yolu’nun en önemli duraklarından biriymiş, yani ticaretin kalbi burada atıyormuş. Eski adı zaten Alma-Ata, yani tam çevirisiyle "Elmanın Atası". Şehirde hâlâ adım başı elma figürleri, heykelleri görüyorsunuz. Ben de "Asya'nın bağrına geldik" derken meğer elmanın köklerine inmişim.

Kazakistan bugün başkanlık sistemiyle yönetilen bağımsız bir cumhuriyet. Almaty de 1997’ye kadar ülkenin başkentiymiş (sonra başkenti Astana’ya taşımışlar ama burası hâlâ ülkenin kültür, sanat ve finans başkenti, yani tahtını kaptırmamış). 1991’e kadar Sovyetler Birliği’nin bir parçası oldukları için o dönemden kalma devasa, simetrik binalar ve o meşhur "Rus düzeni" şehrin genetiğine işlemiş.

"Bu insanların inanışı ne?" derseniz, nüfusun çoğunluğu bizim gibi Müslüman. Ama ciddi bir Rus nüfusu da barındırdığı için Hristiyanlık (Ortodoks) da çok yaygın. Zaten şehirde gezerken bir yanda cami, diğer yanda katedral görüyorsunuz. Kimse kimseye karışmıyor, tam bir hoşgörü ortamı var. Imagine all the people.... oyy.

Şehirde gezerken kafanızı nereye çevirseniz göreceğiniz o devasa yapı aslında Kok Tobe (Gök Tepe) Televizyon Kulesi. Dünyanın en yüksek kulelerinden biriymiş kendisi. Şehrin her yerinden "Ben buradayım" diye el sallıyor resmen. (aynısı kaynımda da var: Atakule)

Yükseliş Katedrali: Hayatımda gördüğüm en fotojenik yapılardan biri olabilir! Rengarenk, hani o Rus masallarındaki saraylar olur ya, tam olarak öyle. Zenkov Katedrali olarak da biliniyormuş ama asıl şaşırdığım tamamen ahşaptan yapılmış ve yapımında tek bir çivi bile kullanılmamış! Depremde falan da yıkılmamış, taş gibi duruyor valla, helal olsun.

Kaldığımız otelin roofuna kahvaltıya çıktığımız anı da unutamıyorum. Kahvaltı aşırı fiyaskoydu ama kafamı bir kaldırdığımda alabildiğine, bembeyaz, ucu bucağı görünmeyen karlı dağlar. Bildiğiniz tablo gibiydi, hiç görmediğimiz bir manzara değil ama bu denli uçsuz bucaksız ve yapılaşmamış olması muazzamdı.

Şehirde bir de Geleneksel Müzik Aletleri Müzesi’ne (bayağı Türk Müzik Kültürü Müzesi yani) denk geldik. Bizim buraların ezgilerine, kullanılan o otantik çalgılara ilgisi olanlar için şahane bir yer. 


Gelelim Fasulyenin (Veya Atın) Faydalarına: Mutfak!

Kazak mutfağı tam bir et sever cenneti. Ama öyle sade et değil; bol aromalı. Aroma derken baharattan kuş üzümüne, yer fıstığından tüm kuruyemişlere uzanan dev bir lezzet cümbüşü. 


Bu karışımın dev bir pilav üzerinde et, et ve daha fazla etle servis edildiğini düşünün. At eti popüler ama ben denemedim, o yüzden o konunun yorumunu gurmelere bırakıyorum.


Hamur işi de masada olmazsa olmaz tabii ki. Ne sipariş ederseniz edin, yanına illa ki baursak (muhteşş bir mayalı ekmek) geliyor. 

Bir de o meşhur kımız var tabii... Küçük shot bardaklarında getiriyorlar. Ayran desen ayran değil, kefir desen kefir değil; o familyadan ama kendine has, şahsına münhasır bir içecek. Yolunuz düşerse mutlaka denemeniz gereken en meşhur yemekleri ise erişte yatağında haşlanmış etle servis edilen Beşbarmak.

Yandaki fotoğrafta ise bu seyahatte tanıştığım, benim öğrencilik memleketim Ankara'mdan gelen Bilge'ciğim ile birlikte keşfedip birlikte Ankara'ya benzettiğimiz bu güzel şehirde çay tokuşturuyoruz. Bildiğimiz siyah çay ama bilmediğimiz bir şekilde ikram ediliyor.

Artık çayın da kırk yıl hatırı var. Burayı sevdiysem biraz da bizden dolayı galiba Bilgesu.


Biraz da sisterhood biraz da friendship:


Uzun lafın kısası Almaty benim için bir aktarma noktasından çok daha fazlası oldu. Önyargılarımı yıkan, temizliğiyle gözlerimi yaşartan, insanıyla içimi ısıtan bu şehre yolunuz düşerse, sakın "Aman canım Kazakistan işte" deyip geçmeyin. Gidin, bir shot kımız atın:), o geniş caddelerde Ankara’yı yad edin.


Sizin hiç "Asla gitmem" deyip bağ kurduğunuz bir şehir oldu mu?




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder