22 Aralık 2017 Cuma

#tbt : Yenidoğan ile Tatile Gitmek

Selam beybiler!

Aralık ortasında tatile gitmek nereden mi aklıma geldi? Hem de gece gece ve hatta 21 Aralık'ta yani yılın en uzun gecesinde. Güzel soru. Bugün perşembe olduğu için insanlar delirmiş gibi eski fotoğraf paylaşıp tbt yaptılar ya -avarajın üstündeydi bugün- benim neyim eksik diyerek yavruyu uyuturken bir yandan onun eski fotoğraf klasörlerini açıp bakmak istedim ve doğduğu günden başlayıp hepsine tek tek baktım, hepsini tekrar tekrar yaşadım. O kadar çok sevdiğim fotoğrafı var ki, çektiğim an üç fotoğraftan fazla paylaşınca insanlarda "bıktık bunun da çocuğundan", "ay iyi ki anne oldu" hissi yaratmamak için o an kendimi tutup, her anne gibi en sevdiklerimi ve içimde kalanları bugün paylaşmak üzere bakmaya başladım. Hadi itiraf edin, hepimiz yapıyoruz bunu. Yani en azından bazen, bağğzı perşembeler. Suyunu çıkarmadan, evet.

Neyse efendim fotoğraflara bakarken iş perşembeden, throwbackten çıktı, kendimi bir hatıralar denizinde yüzerken buldum. "Anaaaam hastanedeyiz", "ayy ne kadar iğrençmişim", "aaa burada gülümsemişim sonunda" diye diye gidiyorum. Sonra dördüncü aya geldiğimde gerçekten de denizli güneşli fotoğraflar geldi önüme, vay dedim, ailecek gittiğimiz ilk tatil. Mis gibi haziran ayı, mis gibi Bodrum. Her şeyden bihaber İlke bebek, ağzı kulaklarında taze ebeveyn biz. Albümün özeti. Kapattım fotoğrafları, yazmaya başladım. Çünkü bakarken o kadar çok "aaa şu da varmış, aa bunu da kullanmıştık" dedim ve o kadar çok şu an hatırlamadığım detaya takıldım ki içten içe hem ne kadar çok yol katettiğimizi düşünürken öte yandan da bu kadar kısa zamanda bu kadar detayı unuttuğum için, zamanın inanılmaz derecede hızlı geçip bizi değiştirdiği ve hafızamızdaki güzel detayları alıp götürdüğü için hüzünlendim. Bir şeyi yaşarken ne kadar da büyütüyoruz gözümüzde ve önemsiyoruz, oysa araya zaman girince önemini yitiriyor bazı detaylar. Sanki o an yaşadıklarına karşıdan bakıp kendini acımasızca eleştiren, "o da bir şey mi" diyen bir "elalem" gibi oluyorsun kendine karşı.

Hemen örnek vereyim. Gittiğimiz her yere ana kucağı taşıyormuşuz. Evde sabit duran ayrı ana kucağı vardı, sokağa çıkarken kullandığımız ayrı bir tane. Kollarımız kopardı taşırken, taşımak zordu belli bir dakikadan sonra, arabada kocaman çanta, ana kucağı olunca bana minicik yer kalırdı. Bunları hatırladım fotoğraflara bakarken. Paketlerce müslin bez aldığımızı hatırladım, çocuk boşaltımını kusarak sağlıyor gibiydi çünkü. Onun yakasına ayrı benim ve Fatih'in iki omzuna ayrı bez koyardık yine de bez olmayan yere fışkırtmayı başarırdı.

Emzirdikten sonra bir gaz çıkarma ritüeli vardı, bak bunu unutmuşum. Minicik, tırtıl gibi kıvrılmış bir fotoğrafını görünce canlandı gözümde o an. O işi Fatih yapardı. Bebeğin başını avcuna koyup onu koluna yatırır ya da göğsünün üzerine koyup gazını çıkarırdı.

Biraz daha geri gidince de göbekbağı var şimdi hayatımızda ve aklımızda olmayan. On gün boyunca korka korka temizledik onu, canı yanacak gibi geldi hep; kendi bebeğimin göbeğine dokunamadım, karnını sevemedim korkudan. O bağ tüm "ilk"leri gibi bir kutuda saklanıyor, bir açıp baksam bulamayacağım belki, o mandalın içinde kuruyup yok olmuş olabilir.

Şu an bunlardan yıllar önceki bir hadise gibi bahsetmek çok tuhaf geliyor ama öyle hissediyorum. Üstelik kızımız daha yeni iki yaşına girecek olmasına rağmen. Hem çok yakın, hem çok uzak.

Ben başka bir şey anlatacaktım, koptum yine.

4. ay klasörü dedik. Yaz dedik. Tebete dedik. Perşembe dedik. Fotoğraflar dedik.


Ilk tatilimize çıktığımızda Ilke 4 aylıktı, yani daha yenidoğan sayılırdı. O zamanlar bize epey büyümüş gelse de şu an o boğum bacaklı kel kafalı halini görünce 6 aya kadar "yenidoğan"mış diyorum.

Benden daha sonra anne olan arkadaşlarım var. Arada ay farkı bile olunca yeni anneler arasında kıdemli (!) oluyorsun:) Herkes bir önceki sezon pırtlatana danışıyor, naparsın. Velhasıl tatile çıkma konusunu soranlar olmuştu, kaç aylıktı, nasıl cesaret etmiştim, otelde bebekle olur muydu acaba, neler almıştım yanıma vs. O zamandan beri keşke bloga yazsaymışım diyorum içimden, her adımımızı, her anımızı yazsaymışım.

Gidin, gidin ve gidin. Antalya'ya da gidin, Bodrum'a da, uzun yol yapın, yolda müzikle uyumaya alışsın. Arabayı bebek bakım odasına çevirince her şey yapılabiliyor. Zaten arabada bir şey var, kolik bebeği bile sakinleştiren bir şey, hareket etmesinden midir nedir... Bu arada tek besin kaynağı da anne sütüyse o tatil tadından yenmez. Yanında yiyecek içecek mama taşımak zorunda değilsin dolayısıyla tabak çanak, biberon ve temizliyicilerini de taşımayacaksın bir kere. Bunun bir lüks olduğunu ek gıdaya geçince anlayacaksın beybi.

Ben yaptım sen yapma: kocca bavul yaptım 4 aylık bebeğe ve bu bavulun içinde biri yedek iki paket swimmers bez, kolluk ve simit de vardı. Allahtan kova kürek hatta palet, şnorkel falan almamışım çocuğa. Çok gülüyorum, resmen amelelik yapmışım. Bolca müslin bez, bolca body, 1 şapka, pişik ve güneş kremi, sineksavar, üşümesin diye 1-2 kat uzun kollu-bacaklı kıyafet ve battaniye. Gerçekten şu an düşünüyorum düşünüyorum başka ne alırdım diye, haa bir de calpol alırdım yanıma. Valla bak, ciddiyim. Ülkedeki tek market bizim evin buralarda gibi de davranmazdım, bez ve ıslaķ mendil stoğuna gerek yok, biterse alırsın, oradan aldığını orada tüketirsin, bavulda kendi terliklerine yer açarsın.

Çantaya bir de ne koyardım biliyor musunuz, öyle çok kullandım ki onu, öyle emektar bir eşya ki... ve ben onu da unutmuşum (kaybettim) şimdi aklıma geldi: emzirme önlüğü. Tatilde gerek kanguru gerek pusetle fellik fellik gezeceğiniz için tüm restoranlarda, cafelerde, barlarda, yolda kaldırımlarda, bazen şezlongda emzireceksiniz. Mobil anne eşyası. Emzirme odası aramadan, olduğun yerden kıpırdamadan doyurmak ve uyutmak için. Mitiiiş.

Off yaz gelse de gitsek şimdi.

O zaman da açar krismıs ruhlu fotolarımızla tebete yaparız :D sivrilere söver, kışı özleriz çünkü hepimiz biraz ruh hastasıyız.

Optumkibbye





5 Aralık 2017 Salı

Bebeklere, Çocuklara, Herkese Kitap - Merhaba Kitap

4 Aralık 2017 annemisin.com yazım:


Herkese merhaba.
Ve merhaba kitap.

Söz konusu kitaplar olunca seçenek, yazar, yayın evi çok fazla, konu, tema, dil çok geniş, hiçbirinin ucu bucağı yok. Beğendiklerimiz, okuduklarımız, okuyacaklarımız hiç bitmez ve haliyle önerilerimiz de. Belki yaşımız, belki ruh halimiz, belki o an bulunduğumuz pozisyon, belki özel merakımız, belki ihtiyaçlarımız bizi kitap seçiminde yönlendiriyor. Mesela ben daha önce hiç çocuk gelişimi ile ilgili kitap okumamıştım, bu kitapları edinmeye ve okumaya beni teşvik eden annelik sıfatı.

Ebeveyn olarak da kızımıza aşılayacağımız en iyi alışkanlıklardan birinin kitap okumak olduğunu düşünüyorum. Tabii ona verebileceğimiz en güzel somut hediye de kitap. 

İlke 2 yaşına yaklaşıyor. Şaşırtıcı bir hızda büyüyor, arada patlattığı kelimelerle, gösterdiği davranışlarla, değişen zevkleriyle, eline aldığı nesnelere daha farklı yaklaşımıyla her gün ama her gün şaşırtıyor.
Son zamanlarda boya kalemleri, defterler de hayatımıza girdi. Kitapları ilk aylarından beri vardı. Varsın anlamasın. Nesneleri kavrayabildiği andan beri tutuşturduk eline. Hatta kumaştan kitap almıştık ilk seferinde. Topu topu dört sayfalık, sayfa dediğime de bakmayın, bir sayfası basınca öten, diğerinde aslan kuyruğu sallanan, şu an cılkı çıkmış olsa da her zaman saklayacağım dışı cırtlı o ilk kitabı. Kitabın içindeki aynaya bakar, yüzüne yansıyan parlaklığa heyecanlanıp, sallayıp fırlatırdı kitabını. Kitapla tanışma böyle oldu:)

Bir sonraki aşamada dişlerin hayatımıza girmesi ile beraber kemirebileceği köpük kitaplar edindik. Elinde birkaç tur çevirip yine ağzına sokardı. O zaman da kitaplarla ilişkimiz sallayıp fırlatma seviyesinden dişleme seviyesine gelmişti.

Üçüncü seviye en sevmediğim yırtma seviyesiydi, o cicili bicili kitaplara kıyamadım, tarihi geçmiş dergileri koydum önüne, parçaladı da parçaladı. Hevesini aldı.

Ağzından tek tük kelimeler çıkmaya başladı. Kitabın kitap olduğunu öğrendi ama kitaba “kepat” dedi. Ve kitaplar “ukunur”. Kesin bilgi. :)

Hayvanlar kitabı aldım, şekiller kitabı aldım, sesli burun kitabı aldım, meslekler kitabı aldım; hepsi minik küp kitaplardı. Çizimleri hoşuma gitti aldım, renkleri hoşuma gitti aldım, seveceğini düşündüğüm kitapları aldım. Kriterlerim bunlar şimdilik. Kitaplara bakıp bakıp atıyor, söylediklerim havada kalıyor sansam da, yukarıda da yazdığım gibi yeri gelince öğrendiklerini öyle bir gösteriyor ki, bir şeylerin boşa gitmediğini görmek mutlu ediyor.

Hayvanlar kitabı bize baak’ı (balık), gooş’u (kuş), kakkak’ı (ördek), aiii’yi (eşek), ovov’u (köpek), daaşi’yi (tavşan) öğretti; sonra Ali Baba’nın Çiftliği’ne eşlik edebilmekten ve hayvan seslerini biliyor, sorulara cevap verebiliyor olmaktan keyif almaya başladı. Sesli Burunlar serisinden aslanları ve “roar” dediklerini öğrendi, ayrıca burnumuzun nerede olduğunu da o koca yuvarlak buruna basa basa öğrendi. Hepimizin burnu düğme oldu sonra hatta. Şekiller kitabı bize kalp kazandırdı. Anne-baba-meme dışında en düzgün telaffuz ettiği sözcüğü de kalp bu arada. Net. Meslekler kitabında ise elbette meslekleri öğrenmedik ancak kadınlar “abba” erkekler ise “abi” olarak kafasında kategorize edilmiş oldu. Yaptığımız, gösterdiğimiz hiçbir şey ama hiçbir şey boşa gitmiyor.

Bugün geldiğimiz seviye ise POFI seviyesi. Resimli ve aşırı basit ama yavaş yavaş hikaye ile anlatımın başladığı kitaplar. İlke Poşi’yi (Pofi Panda) çok sevdiği için Pofi seviyesi dedim. Resimlere bakarak yemek yediğini, dişlerini fırçaladığını, uykusu geldiğini, yanındakilerin annesi, babası olduğunu kendince ifade ediyor, yani “ukuyor”.

Bu süregelen gelişimden mütevellit sosyal medyada da çocuk kitaplarını daha bir alıcı gözle incelemeye başladım. Ve hatta son iki keredir kendime kitap alışverişi yaparken yanında birkaç adet de çocuk kitabı sipariş etmeye başladım. Şimdiden biriktirip okumayı öğreninceye dek ona bir çocuk kütüphanesi oluşturmayı hedefliyorum.


Benim kendi çocukluğumdan aklımda kalan ve mutlaka İlke’nin de arşivinde olmasını, okumasını arzu ettiğim: Küçük Prens, Çocuk Kalbi ve Şeker Portakalı. Ama bu seviyeye ulaşana dek daha çok seviye atlamamız, pek çok şirin minik kitaplar keşfetmemiz gerek. Annelerin yorumları, paylaşımları benim için önemli. Bu konuda okuyananneler oldukça aktif bir hesap mesela, bir bakmanızı öneririm.

İşte bu önerilerden yola çıkarak İlke’nin kitaplığının ilk kitaplarını aldım. Peter H. Reynolds’ın Altın Kitaplar’dan çıkan Mış Gibi, Nokta ve Benden Bir tane Daha Olsa serisini, sonra da “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” diyen Susanna Tamaro’nun çocuk kitabı Kitaplardan Korkan Çocuk’u aldım. Can Yayınları’ndan çıktı. Reynolds’ın setini belki seneye, belki 4 yaş döneminde, Tamaro’yu da 5 yaş döneminde okumayı hedefliyorum.

Sıradaki siparişim Roger Hargreaves kitapları. Şimdiden sevebilir ve ilgilenebilir diye düşünüyorum, eğer severse tıpkı Pofi gibi arka arkaya 37 kez filan okutur bana.


Kitaplara merhaba derken, kendi önerilerim dışında, sizlerin değerli önerilerine de açık olduğumu belirtip, başka bir konuya da değinmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde instagramda bumblebeesbook adında bir sayfa keşfettim. Hesap sahibi ile kısa bir diyalog geçti aramızda. Yurtdışında yaşayan ve kreş öğretmenliği yapan bir anne. İngilizce kitap almak isteyenlere yardımcı olacak ve kendisine katkıda bulunacak çok güzel bir şey yapıyor. Kızına aldığı ve okuyup bitirdikleri İngilizce kitapları satıyor. Türkiye’de bu kitaplar kıyasla daha pahalı ya da bulunmadığı için almak istediğinizde bir de shipping ödüyorsunuz. İlgilenenlere yardımcı olacağını düşünüyorum.

Miniklerinizi de kendinizi de okumaktan mahrum bırakmayın.
Yeni kitaplarla yeniden görüşmek dileği ile.











23 Kasım 2017 Perşembe

Uykusuz Her Gece!

*15 Kasım 2017 annemisin.com yazım:



Herkese merhaba. Uykusuz annelere daha çok.

Uyku ile ilgili yazımı okumadan önce bilmenizi isterim ki uyku eğitimi verecek konumda bir ebeveyn hiç değilim, eğitimi geçtim öneride de bulunamam ve hatta yol da gösteremem. Gösteren olursa dinlerim. Yazan olursa okurum, tıpkı bugüne dek okuduğum gibi.

'Dertler paylaştıkça azalır'a inandığım için yazıyorum.

Çocuk büyütürken ögrenip de uygulayamadığım, uygulayıp da başaramadığım çok şey var. Bunun en başında uyku düzeni geliyor.

Tabii çok güzel öğrendiğim, hatta şu aralar hayat felsefem olabilecek kadar benimsediğim bir şey var: Büyük konuşmamak. "Ben asla..." ile başlayarak konuştuğum ne varsa yaptığıma dehşetle şahit olurken en azından artık her şeye daha ılımlı yaklaşmayı ve kimsenin çoluğunu çocuğunu eleştirmemeyi biliyorum. Belki bencillik ve belki de başıma gelmesin diye frene basıyorum ama sebebi ne olursa olsun, sonuç olarak büyük konuşmuyorum.

Kitaplardan öğrendiklerim kitaplarda kalıyor. Çocuk büyütmek "hayat biz planlar yaparken başımızdan geçenler" şeklinde ilerliyor.

Bunu okumayalım, araştırmayalım, fikir teatisi yapmayalım diye de yazmıyorum. Her şeyi çok iyi araştıranlar, öğrenenler, belki doğuştan (!) bilenler ve uygulayanlar da vardır elbette; ben onlara değil, şu an ayağımda kızımı sallarken, uyuşmuş bacaklarım ve içime gelen fenalıkla beraber, aynı dakikalarda benimle aynı eylemi yapan ve aynı duyguları hisseden yüzlerce hatta binlerce anneye yazıyorum. "Yalnız değilsin".

Ben "asla" ayakta sallamayacaktım çünkü o neydi öyle, alaturka yöntemlerle işim olmazdı.

Son haftalarda, 'sevimli iki yaş'ın da yaklaşmasıyla İlke'yi uyutma sürem iki saate kadar çıktı diyebilirim. Bir gece sırnaşma, oynaşma, tatlılık ile uykuya direnirken ertesi gece çığlık kıyamet direndi. Bir gece katılarak ağlarken diğer gece uyumuş gibi yaptı, ben yatarken kalktı. Ve hiçbirinde sevme, okşama, masaj, ninni, yanına yatma, yatağını sallama (hatta yatağa koymak ne haddimize) işe yaramadı, sadece memede uyudu. Memeler uyuşana, parçalanana ve artık hepten hissizleşene kadar... Ayağıma almaya çalışığımda hemen diklendi, kalktı, kaçtı veya yastıktan yuvarlandı. Ve ben o beğenmediğim ayakta sallayarak uyutma yöntemini arar, özler hale geldim.

"Ee sen onu çok fena alıştırmışsın", "çok geç kalmışsın", "senin artık işin zor", "bu kadar yumuşak olma", "bizimki kendi odasında uyuyor" gibi sözler de hiçbir zaman ufkumu açmadı, ilham vermedi, düzenimi değiştirmedi. Ben de böyle olmasından memnun değilim. Ama her şey birbiri ile bağlantılı, çalışmak gibi, dolayısıyla çocuğun farklı düzenlerde bulunması gibi, emzirmek gibi.

Kızımız doğduğunda hayatımızda böyle bir konu yoktu, önceden herkesten bildiğimiz, duyduğumuz "uykusuz geceler seni bekliyor"u biliyorduk ve hazırdık da ama sonu yoktu, hayaldi, öyle bir kavram zihnimizde yer etmiyordu. Zaten o günden bugüne atladık, 21 ay nasıl geçti fikrim yok.

10 gün erken geldi İlke hayatımıza, o on gün boyunca uyudu, uyandırmak için ve emmesi için tabiri caizse ağzımızla kuş tuttuk. Şu anki durumun tam tersiydi yani. Ilk aylarda günün büyük kısmı uykuyla geçiyordu, kaldır-emzir-yatır. O zamanlar lohusalık, depresyon, misafirler, "hepinizden tisskiniyorum" derken o rahatlığın değerini bilememişim, çocuk uyuyormuş aslında. Geceleri 4 saatte bir alarmla kalktığımı hatırlıyorum. Şu an yıllar önceymiş gibi hissediyorum bu durumu. O dönemde tabii ana kucağında taşıyorduk, hafif dokunuşlarla uyutuyorduk, aylar geçtikçe o dokunuşlar yetmedikçe şiddeti arttı, kollarımız Herkül olup, halılardan alev çıkarana kadar o ana kucağı gerek yerde gerek havada sallandı. O zaman hala direniyordum ayakta sallamaya ama aynısının lacivertini yapıyormuşum.

Bu sallama şiddeti arttığında da çocuk bir yandan kilo aldığı için sallamak zorlaştığı gibi, enine boyuna büyüdükçe ana kucağı da ona küçülmeye başladı. Ilelebet kullanamayacaktık onu ve o biricik "uyku aletimizle" vedalaşmak zorunda kalacaktık. Yetmezmiş gibi bu dönem benim doğum iznimin de sonlarına yaklaştığı döneme tekabül ediyordu. Hazır ben evdeyken, hazır bizimki küçükken, ağaç yaşken eğilirken, hem artık sallayacak bir yöntem kalmayacağından (!) hem de ben işe başlamadan önce bu gidişe son verecek, ona kendi kendine uyumayı öğretecektim. Duy da inanma.

Şu meşhur kendi haline bırakma yöntemini denedim işte. Karnı tok mu, tok. Altı temiz mi, temiz. Uykusu var mı, var. Tamam. Ağlayabilir. Bir problemi, ihtiyacı oldugu için ağlamayacak sonuçta. Öğrenecek. Hem ben o kadar gaddar olmayacağım. Ağlama süresi çok uzarsa hemen yanına gidip orada olduğumu hissettireceğim, sevip okşayıp odadan çıkacağım. Gündüz başladım buna, evde ikimiz yalnızken daha kolaydı. Yatağa koydum, oda kapısının önündeyim. O ağlıyor ben ağlıyorum. Ama direndim, uzaktan ninni söyledim, gidip göründüm çıktım ama üç gün, bilhassa gündüzleri yatağında uyumaya başlamıştı. Gece de denedik ama gündüz uyuyan o çocuk geceleri morarana kadar ağladı, burnu tıkandı, nefessiz kalacak diye korktuk. Aldım tabii kucağıma. Tabii gündüz uyuyor diye eşime anlattıklarım da masal gibi oldu. Gerçekten ikisi çok farklıydı. Zamanla olacağına inanmıştım çünkü o hafta boyunca gündüzleri uyku saatinde yatağına koyup çıkıyordum. O beni umutlandırmıştı..sonra ne oldu biliyor musunuz? Grip. Ona da, bana da, uğraşlarıma da 'geçmiş oldu'.

Yine eskilerin o meşhur lafı tam burada devreye giriyor "hasta olduğuna değil, huyunun değiştiğine yanarım".

Sonrası işe dönüş, sonrası onun artık ayakta sallanıyor oluşu, sonrası işten yorgun gelen annenin uyuyabilmek için kendini bu gekeneksel ve gündüzden alışılmış yönteme teslim etmesi, zamanın yine koşarak geçmesi, günümüze geliş, bu gece. Kızım, ayaklarım ve ben. Bir de koskoca 21 ay.

Uyudu.

Ben kaçar.

Haydi herkese iyi uykular...



16 Ekim 2017 Pazartesi

Ekim, Aşk ve Bozcaada

Hoş geldin Ekim. Hoş getirdin.
Ekim benim sevgilimin ayı. Eylül melankolisinden sıyrılmış, kışın soğuğuna henüz yakalanmamış, güneşi hala ısıtabilen, gölgesi üşüten, güzel insanların dünyaya geldiği, sarı yapraklı, bal kabaklı Ekim.

Dün akşam eve dönerken yine nereden çağrıştı bilmiyorum, ne dinliyorduk ya da ne konuşuyorduk hatırlamıyorum ama "ada'mız geldi". "Ne güzeldir şimdi ada, kalabalık gitmiş, sessiz kalmıştır" dedik.

Bizim evde ada'sı gelmek diye bir deyim var. Bir yerlere kaçmak, uzaklaşmak değil de özellikle Bozcaada'ya gitmeyi özlediğimizde söylediğimiz... Kışın işten güçten fırsat olursa, yazın her fırsatta ama her sene bir kerecik de olsa mutlaka gittiğimiz can ada.


Bozcaada'yı kim sevmez? Herhalde gitmeyen. Bilmediğinden... Bir koklasa bayılır oysa.

Marmara'da yaşayan çoğunluğun düşmüştür yolu adaya. Çanakkale'nin hatta Kuzey Ege'nin mavi boncuğu. Türklerle Rumların hala kardeşçe yaşadığı, Anadolu'daki tahammülsüzlüğün, yerleşik kalabalığın ve muhafazakarlığın sıçramadığı bir yer ada. Büyük işletmeleri kendisinden uzak tutup bekaretini korumuş bir yer. Büyük otel yok, site yok, öyle heybetli bir apartman bile yok, belediye otobüsü yok, metro yok; feribot var, tekne var, bisiklet var, iki katlı, uzun camlı, ahşap kapılı evleri var aksine. Evlerin önünde güvenlik yok, iki çift sohbetlik, bir içim kahvelik atılmış tahta sandalyeler var. Samimiyetini, doğallığını, küçüklüğünü, butikliğini kaybetmemiş; bakkalını, pansiyonunu, Çiçek Pastanesini, kekik satan teyzesini, reçelci ablasını ranta kurban etmemiş, işte bu yüzden çok seviliyor.

Ama benim sevgim başka. Ben adayla, adaya aşık bir adamın bana olan aşkını bu sokaklarda çocuksu bir coşkuyla anlatması ile, bakması ile, dokunması ile başka bir bağ kurdum. Ada ile özgürlüğü ve aşkı bağdaştırıyorum bir de gerçek dostluğu. Ada benim sevgilimin gençliği demek, ikimiz için ise her daim kaçıp buluştuğumuz, sığındığımız yer demek. Aşk demek, şarap demek, arkadaşlar demek. Sokaklarına ilmek ilmek işlenmek demek, taş yollarda ayakların basmadan yürümek demek, kalabalık yapılan kahvaltılar demek.


Biz bu kalabalıktan, bu gözlerden kaçıp gittik bir gün rüzgar güllerine, gün batımında birbirimizin kızıl parlayan saçına, gözüne düştük orada, rüzgarın yüzümüze çarptığı kekik kokusu, deniz kokusu birbirimize biraz daha yaklaşınca karıştı birbirine, hafızamıza kazındı o gün, oysa o gün her şeyi unutmuştuk biz.

Adanın dokunulmazlığı bizim dokunulmazlığımız, adanın doğallığı, güzelliği bizim sevgimiz, doğallığımız, güzelliğimiz oldu, bütünleşti.


Sonrası malum. Hani bazı evler vardır içinde çok rahat ettiğin, kendi evinmiş gibi davranabildiğin nadir evler... Hani hangi koltuğa oturacağın, bacağını nasıl atacağın, dolabı açıp ne aşıracağın falan hep bellidir ya o evlerde, işte bizim de Boruzan'da oturacağımız masa, vereceğimiz sipariş bellidir, daha kalabalıksak Battı Balık'ta eller havaya yapıp, uyumadan önce Fuska'da son bir iyi geceler birası "çakarız" mesela. Biz çıkarken ne çalıyorsa gidene kadar kafamda o çalmaya devam eder, sevgilime sarılıp mırıldana mırıldana yürürüm. O da genelde "take me to the magic of the moment on a glory night" oluyor çünkü Fuska'da mütemadiyen R.E.M, Scorpions, Cranberries, Sting, Pink Floyd, HIM, RHCP, Styx, Nirvana, Led Zeppelin, Doors, Aerosmith, Hendrix babayı dinlersiniz, sırf bunun için oraya gidenlerdeniz ama denizin üstünde salaş masalarda kaleye bakarak dinlemek de bonusu oluyor.

Adaya gittiğimizde ya arkadaşlarımızın evinde kalıyoruz ya da "daha önce hiç tanışmadığımız akrabalarımızın" evinde. Öyle dedim çünkü burada ya butik oteller var ya da evlerinin odalarını kiralayan ada sakinleri. Evet, akrabanızın evinde kalıyor gibi hissettiriyorlar, mis gibi sabun kokan yastıklarda, başucu oymalı tahta yataklarda yatıp sabahına mis gibi "anne kahvaltısı" yapıyorsunuz çünkü. Nutellanın adının anılmadığı, sırf zeytinyağının üzerine limon kekiği serpip de kızarmış ekmeği bandırarak yesen bile afiyetle doyacağın mütevazi ama zengin kahvaltılar onlar.

Arkadaştık gittik, sevgiliydik gittik, evlenince hiç düşünmeden buraya geldik, çağırdılar gittik, aklımıza düştü gittik, kızımı ilk burada hissettim, doğdu, birkaç ay sonra onunla yine geldik, büyümeye başladı Ayazma'ya kızımızla girdik. Sanki kızımız mavi gözleri buradan aldı, sarıya dönen bukleleri gün batımından, enerjisini rüzgarından, kıpkırmızı düğme dudaklarını da üzümlerinden aldı buranın. Öyle seviyorum işte.

Bu yazıyı bugün, ekimin ortasını bekleyip yayınlıyorum çünkü sevgilimin doğum gününü bekledim ve ona ithaf ediyorum.
Seni seviyorum. Sizi seviyorum!









11 Ekim 2017 Çarşamba

Dünya Kız Çocukları Günü

Bugün 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü. Yine bir ayrımın gözümüze sokulduğu, yine mutsuz ve umutsuz hissettiren ama belki bize hatırlattıklarıyla gündeme gelmeye değer bir gün.
Sevmiyorum Kız Çocukları Günü’nü, Kadınlar Günü’nü, Anneler Günü’nü, Hayvanları Koruma Günü’nü.
Birincisi hepsi de her an hafızamızda, dilimizde, elimizde, hayatımızın merkezinde olması gereken değerler. Hatırlamak için bir güne indirgemek ağır haksızlık. Ama sadece hatırlama amaçlı olması yine kabul edilebilir.
Asıl beni rahatsız eden şu; çocuk çocuktur, çocuklar eşittir, her biri iyi eğitilmeyi, sevgi görmeyi, özgür olmayı, birey olmayı ve ekstra koruma gereksinimi duymamayı doğuştan hak eden yetişkin adayıdır. Kız çocuğu da erkek çocuğu da… Çocuğun cinsiyeti yok bana göre. Kız çocuğu günü de olmamalı tıpkı erkek çocuğu günü olmadığı gibi. Bu cinsiyetçilik ve eşitsizlik çocuk yaşta başladığı için aynı sebepten kadınlar günü de mevcut. Ve hatta hayvanları koruma günü bile hayvanları insanlardan korumayı hatırlatmak üzerine oluşturulmuş bir gün, yani rutinde olması gerekenler olmadığı için hatırlatmalar üzerine günler…
Ata’mın çocuklara armağan ettiği bayram var ya, 23 Nisan, bakın çocuk bayramı o, kız çocuk bayramı veya erkek çocuk bayramı değil mesela. Böyle olmalı çünkü.
Kız çocukları, kadınlar, hayvanlar hep korunmaya muhtaç, hep anımsanmaya muhtaç, öyle değil mi? Yapılan tüm haksızlıklara, saldırganlığa, istismara, zorlamaya, cinayete karşı tepki için mi var bu günler? Yani hepsi “erkeklere” tepki mi? O zaman bu günleri iptal edelim, “Dünya Erkekleri Karantinaya Alma Günü” ilan edelim, ne dersiniz?
Mesela bu günü de, tüm eşini, kızını dövenleri, komşusuna yan gözle bakanı, el kadar bebeğe dahi “halleneni”, kız çocuğuna dokunanı, çocukla evleneni, daha adet görmemiş çocukla ilişkiye gireni, çocuk yaşta kızları hamile bırakanı, kadını sırf kolu, başı açık diye hatta onu da geçtim eğitimli diye “arandığını”,  “hak ettiğini” düşüneni, hamile kadından tahrik olanı, yüzlerce, binlerce Özgecan hikayesi yazanı, giden evlatlarının ardından anaları ağlatanları kocaa bir alana toplayıp işkenceler eşliğinde kutlayalım.
Birine işkence etmek, yaşam hakkını elinden almak, acı çektirmek vicdan sahibi kimsenin istemeyeceği ve kaldıramayacağı şeylerdir ama inanın küçük kız çocuklarını bu gibi sebeplerden inciten, ağlatan, hayatını karartan, yaşama sevincini söndüren ya da direkt öldüren sapkın zihniyetli ve insan görünümlü yaratıkların, bir anne olarak, acı çekmeleri, pişman olmaları ve ibret olmaları için bizzat her yolda, her türlü yolda varım, hem de ilk sırada.
UNICEF’in raporuna bir bakalım;
  • ·         Dünyada 1,1 milyar kız çocuğu var. Ve bu çocuklardan 62 milyonu okula gidemiyor.
  • ·         16 milyon kız çocuğunun ise okula hiç başlamama ihtimali var.
  • ·         15-19 Yaş arası 7 kızdan biri zorla evlendiriliyor.
  • ·         Her gün 18 yaşını doldurmamış 47 bin küsür kız çocuğu evlendiriliyor.
  • ·         Dünyada her 10 dakikada şiddet gördüğü için bir kız çocuğu yaşamını yitiriyor.
  • ·         Kız çocuklarının büyük kısmı evin sorumluluğunu üstlenmek zorunda olduğu için eğitime devam edemiyor.
  • ·         Ülkemizin nüfusunun ise yüzde 29’unu kız çocukları oluşturuyor. Bu yüzdenin içinde tespit edilebilen 232 bin zorla evlendirilmiş kız çocuğu bulunuyor. 142 bin kız çocuğu da son 6 sene içinde anne oldu.

Korkunç, değil mi?
Ben bundan 20 ay önce anne oldum. Allah kızımı ve bütün dünyadaki çocukları, bebekleri korusun. Geçen sene bu zamanlarda doğum iznim bitmiş, işe başlamıştım. Doğum izninde açıkçası çok gündemi takip edememekle beraber, emziren ve moralini yüksek tutmaya çalışan ve lohusalıktan yeni çıkmış bir anne olarak haberlerden biraz da bile isteye uzak kalıyordum. Ofisteki masama oturunca işler değişti. Boş kaldıkça haber okumaya başladım.
Bir TV programına çıkmıştı, hatırlarsınız eminim, adı Irmak’tı. Öyle çok örneği var ki aslında… Ama benim hafızama kazınan onun adı işte. Komşu “amca” tarafından kıyılan, yiten, giden…
Ben onu kaldıramadım, hala kaldıramıyorum, unutamıyorum.
Uzun süre kızımın altını zor değiştirdim, biliyor musunuz? Bezini her açışımda o Allah’ın cezasının Irmak’a yaptıklarını düşünmekten ağlama krizlerine girdim. Oradaki anne Irmak’ın annesi mi sadece? Hayır hepimiz o anneyiz.
Böylesine korkunç bir ihtimal beni çıldırtmaya yeterken bunu yaşayan nasıl atlatır, hiç empati kurduk mu?
Bugün Dünya Kız Çocukları Günü. Bak hatırladık yine olanları…
Tüylerim diken diken…
Sadece Kız Çocukları Günü diye konuşulmamalı bunlar. İşte gerçekler, işte asıl gündem!





16 Ağustos 2017 Çarşamba

Pisileri, Kuçuları Ezip Geçmeyin, Çarpıp Kaçmayın

Bir çocukların ölümüne içim yanar bir de yolda gördüğüm, gözleri yuvalarından çıkmış, öylece sessiz yatan kediciklere (elbette hepsine ama en çok onları görüyorum genelde).
Onlar da çocuklar gibi savunmasız, güçsüz ve hatta dilsizler.
Canları yansa anlatamıyorlar, çocuklar kadar ilgiyi hak ediyorlar.

Bu ara trafikte hep kalbim ağzımda gidip geliyorum. Önüne kıranlar, anlamsız bir öfkeyle araç kullananlar, zamanla yarışanlar, tüm yolu kendinde hak görenler, kimsenin canını önemsemeyenlerle dolu bir cehenneme dönüştü şehir trafiği.

Sosyal medyada @hassasanne hesabının postunu gördüm bununla ilgili, konuya değinip, ekşi sözlük ve trafikhareketi.org sayfalarından alıntı yaparak detaylı bir yazı yazmış. Kendisini selamlayıp ben de buradan tek metin içinde paylaşıyorum. Çünkü bir postun karakter kapasitesini aşıyor ve herkesin tek tek yorumları okuyacağını düşünmüyorum.



Aracınızla bir hayvana çarptıysanız, onu en yakın veteriner hekime götürdüğünüzde tüm masraflarını trafik sigortası karşılamaktadır. Kaynak: trafikhareketi.org 
Ekşi sözlükteki bu konudaki bilgilendirici açıklama: Ülkemizde maalesef çok fazla yaşanan bu durumun en azından toparlama şansı var ama ne yazık ki bilinmiyor. Sadece sizin çarpma durumunuzda değil, çarpıp kaçtığını gördüğünüz başka bir kullanıcıyı da sigorta şirketine bildirerek ödemeyi sağlayabilirsiniz. Dünyada sadece insanlar yaşamıyor, az daha dikkatli olmalı.
Arabayla Çarptığınız Hayvanın Tüm Masraflarını Sigortanızın Karşıladığı Gerçeği
arabanızla çarptığınız bir hayvanı veterinere götürdüğünüzde tüm masraflarınız trafik sigortanız tarafından karşılanmaktadır. aklınızda bulunsun.


edit: iyi de o işler öyle olmuyor, bunun kaynağı nedir yazılı olduğu bir yer var mıdır ? tarzında çok soru aldım. kaza yaptıkça sigorta ücretim ve aylık ödemem artacak hasarsızlık indiriminden yararlanamayacağım diye düşünen varsa insan olduğunu da düşünmesin bir zahmet. *** örnek olaylar ve dilekçe örneği aşağıdadır.

bu ülkede hangi iş kolay oluyor ki ? aracınızla kaza yapıp perte çıkarsanız bile parasını almanız bazen aylar sürebiliyor. artık geriye dönük dosya masraflarınız için bile aylarca bekleyen mahkemelerde uğraşan insanlar vardı. bir zahmet bunun için de uğraşın.

Örnek olay 1 : 
Herhangi bir sokak köpeğine çarptınız ya da başka bir araç sahibi çarptı ve çarpan şahıs iyi niyetli ve hayvanı tedavi ettirmek istiyor: öncelikli olarak olay yerinden aracın plakasının görüneceği şekilde fotoğraflar alınır yaralı hayvanın fotoğrafları alınır ve hayvan derhal kliniğe götürülür. bu arada araçlarımızda bulunması zorunlu olan kaza tespit tutanağı çarpan şahıs ve varsa görgü şahidi tarafından doldurulup imzalanır. 
hayvan klinikte tedavisi sürerken, hayvanın getirilmesini takiben iki gün içerisinde veteriner raporu, masraf faturası, hayvana ait röntgen filmlerini içeren cd'si ile birlikte, kaza tespit tutanağı, olay yeri fotoğraflarını içeren cd ve aşağıda örneğini sunduğumuz dilekçe ile birlikte ilgili sigorta şirketinin şehrinizde bulunan bölge müdürlüğünün hasar tespit bölümüne gönderilir, bir gün sonra kargonun ulaşıp 
sigorta şirketiyle irtibata geçilip, hasar dosya numarası alınır. sigorta şirketi ya bir ay içerisinde ödeme yapmayı kabul eder ve bunu klinik borcunu ödeyen (çarpan kişiye) kişiye öder, ya da ödeme yapmayı yazılı olarak reddeder. ödeme yapılmasının reddi durumunda bu yazıyla birlikte hasar dosyanızın da numarasıyla beraber sigorta tahkim kurulu'na itiraz edebilirsiniz, ki genellikle sigorta tahkim kurulu ödenmesi yönünde karar vermektedir. fakat unutmayınız ki sigorta şirketinin ödemeyi kliniğe yapması kesinlikle söz konusu değildir. 

Örnek olay 2: 
Herhangi bir sokak kedisine bir araç çarptı ve kaçtı, siz ise görgü şahidisiniz. Bu durumda aracın plaka numarasını, olay yerinin adresiyle birlikte varsa başka görgü şahitlerini de ekleyerek bir tutanak tutup, aracın kediye çarpıp kaçtığını yazıp, görgü şahitlerine ad-soyad ve telefon numarası ve mümkünse tc kimlik numaralarını da ekleyerek imzalatabilirsiniz. bu arada kediyi siz kendiniz görgü şahidi olarak bu kediyi tedavi ettirmek istiyorsanız, kediyi alırsınız bir kliniğe götürürsünüz ve ardından olay yerine ait fotoğraflar, yaralı hayvanın rontgen cd'leri ve klinikte çekilmiş fotoğrafları, veteriner raporu ve sizin adınıza kesilmiş faturası ile birlikte bir de kendi adınıza hayvanı sahiplendiğine dair sağlık karnesi de çıkartıp bunu da ekleterek, tanıdığınız bir sigorta acentesine başvurarak çarpan şahsın plakasından aracın sigortalı olduğu trafik sigortası şirketini öğrenebilirsiniz. bunun ardından aşağıda örneği verilen dilekçeyi aracın sigortalı olduğu şirketin ikamet ettiğiniz ile ait bölge müdürlüğünün hasar tespit bölümüne kargo ile yollayıp, takibine de yapıp kargo ulaşır ulaşmaz bir hasar dosyası numarası da alabilirsiniz.

Sigorta şirketi yaklaşık olarak 1 ay içerisinde ya ödemeyi size yapar ya da ödeme yapmayı yazılı olarak reddeder. ödeme yapılmasının reddi durumunda bu yazıyla birlikte hasar dosyanızın da numarasıyla beraber sigorta tahkim kurulu'na itiraz edebilirsiniz, ki genellikle sigorta tahkim kurulu ödenmesi yönünde karar vermektedir. fakat unutmayınız ki sigorta şirketinin ödemeyi kliniğe yapması kesinlikle söz konusu değildir. bu nedenle ya tanıdığınız devamlı çalıştığınız bir klinikle çalışabilirsiniz, ya da yaralı hayvanı olay yerine en yakın kliniğe götürdüyseniz de kendiniz ödemeyi yapıp, ödeme makbuzunuzu da hasar dosyanıza ekleyebilirsiniz. kolay gelsin. bu konuyla ilgili başka sorularınız için bana özelden yazabilirsiniz.

Ayrıca hayvana çarpıp kaçan araç sürücüsü hakkında en yakın polis karakoluna ya da Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kabahatler bürosu'na çarpan şahıs hakkında şikayetçi olabilir
ve oturduğunuz ilin bağlı bulunduğu orman su işleri bölge müdürlüğü'ne de şikayette bulunabilir, 5199 sayılı hayvan koruma kanunu'nun 21.maddesi gereğince ve aynı kanunun 28.maddesine göre idari para cezası kesilmesi için talepte bulunabilirsiniz. çünkü 5199 sayılı hayvan koruma kanunu'nun 21.maddesine göre "madde 21. - bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır"

Av. Meral Turgut (Durlu)
Sedoder Başkan Yardımcısı

sigorta şirketine gönderilecek dilekçe örneği:

sayın : örnek sigorta a.ş. 
iç anadolu bölge müdürlüğü
hasar tespit bölümüne
örnek sok.örnek cad.no:1-1 çankaya ankara

konu: 11.11.2011 tarihinde kaza sonucu çarpmış olduğu ya da çarpıp kaçan 06öö06 plakalı aracın çarpmış olduğu ekte bilgileri bulunan sokak köpeğinin tedavi masraflarının sigorta şirketinizden tahsili talebidir.

sayın hasar tespit bölümü yetkilisi;

11.11.2011 tarihinde trafikte seyir halinde iken ekte bilgi ve belgeleri sunulan sokak köpeğine 06öö06 plakalı aracım ile çarptım. (çarpan şahıs kaçmışsa: 11.11.2011 tarihinde 06öö06 plakalı şahıs bir sokak köpeğine çarpıp kaçmıştır, yaptığımız araştırma sonucu bu aracın şirketiniz tarafından sigortalı olduğu öğrenilmiştir.) kazaya uğrayan hayvan örnek veteriner kliniği'nde tedavi ettirilmiştir/tedavisi devam etmektedir. yaralı hayvanın tedavi masrafları 800tl olup tarafımca ödenmiştir. buna ilişkin klinik faturası da ektedir. lütfen bu tutarı en kısa sürede örnek bank nezdinde bulunan tr 000000000iban numaralı banka hesabıma ödeyiniz. ödeme yapılmasının reddi durumunda sigorta tahkim kurulu'na itirazda bulunacağımı tarafınıza bildiririm.

Saygılarımla

isim soyisim
imza
t.c.kimlik no:

Hayvan dostlarımız da can taşıyor. Lütfen paylaşalım.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Aşırı Pozitif Bi' Emzirme Hikayesi | Dünya Emzirme Haftası

Emzirmek, sen ne keyifli bir yolculuk, ne güçlü bir bağ, ne güzel bir eylemsin.
Öyleymişsin. Bilmiyorduk eskiden. Karşıdan bakınca çocuğunu besleyen bir anneden daha sıradan ne olabilirdi ki?
Anne olduktan sonra hepsi birer mucizeye dönüşüyor. İçinde bir hücrenin an be an büyümesi, vücudunun değişmesi, bir insana anne olman, bir bebeği dünyaya getirmen, kollarının ona yuva olması, memelerinin onu doyurması ve tüm bunların ona güven vermesi bir mucize, sıradan değil, olamaz. Bir meme, bir memeden daha fazlaymış, bir kadın o ‘kadınlıktan’ da bir adım öteye geçebiliyormuş, bir yürek daha da fazlasını sevebiliyormuş, taşlaşmış huyların da merhametten yumuşayabiliyormuş. Bunları yapan, yazan ve hisseden kişi SEN olabiliyormuşsun en önemlisi. Bunları sana yaptıran da daha yeni tanıdığın küçücük bir insan. Aslında herhangi bir şey yapmaktan aciz ama yaptırma gücü oldukça yüksek olduğu için ben ona ve tüm bu oldurduklarına mucize dedim.
***
Emzirme konusu epeydir yazmak, dökmek, paylaşmak istediğim ve belki de birilerine ışık tutmak istediğim bir konu. Çünkü hemen pes etmemek gerektiğini ve çevredeki insanların yorumlarıyla yeni annelerin gardını düşürdüğünü, psikolojik baskı yaptığını, sütün geleceği varsa da kaçırdıklarını düşünüyorum. Hangi anne çocuğunu emzirmek istemez ki?
***
Emzirme haftası olması tetikledi beni aslında. İlke haftaya 18 ayını dolduracak ve hala emziren bir anne olarak kendi hikayemi, deneyimlerimi paylaşmak istedim. Bu konuyla ilgili çok öneri, bilimsel araştırma, uzman tavsiyeleri, çok mutlu hikaye, çok umutsuz hikaye, çok karışan ve yorum yapan var biliyorum. Herkesin yaşam tarzı, genetiği, alışkanlıkları, çevresi, bebeğinin huyu suyu, kendine olan inancı, dirayeti, sabrı farklı olduğu için herkes bu koşullar çerçevesinde değerlendirmeli kendini; herkesin emzirme yolculuğu kendine özgü. Kısa sürebilir, uzun sürebilir. Ama anneyle bebek bu yolculuğu tatmalı. Yalnızca şu var, şu ortak noktada buluşabilir tüm anneler; bu yolculuğa devam etmek senin elinde, her annenin bebeğine yetecek kadar sütü vardır. Birinci kural budur, buna inandıktan sonra nasıl olacağı, ne kadar olacağı anneyle bebeğe bağlı. Oluk oluk fışkırmasına gerek yok, bebeğin de kapasitesi belli sonuçta. Fışkırmak zaten bir bela, oraya geleceğim.
***


Sen, emzirmek, ne güzel bir eylemsin. Ama ne kadar zor da bir eylemsin öte yandan.
O hani karşıdan bakıp sıradan sandığımız eylem var ya… Hani anne bebeği kucağına alıyor, bebek memeye yapışık cork cork emiyor… Yolun o kısmında 5. vitesle gidiliyormuş, ama bunun kalkışı varmış, yola girmesi varmış, diğer araçlardan sıyrılması varmış, araca alışması, hızı arttırması varmış… Ay bir de acemi olduğunu anlayan herkes dat dat kornaya yükleniyor ya… Stres, panik…

***
İlke doğması gereken günden 10 gün erken geldi. O çok istediğim normal doğum da benim için hayal oldu. Sezaryen yapmak zorunda kaldım istemeye istemeye. Burası hikayenin başladığı yer. Bu iki noktaya neden değindiğimi söyleyeyim; erken geldiği o 10 gün boyunca onu doğru düzgün emziremedim. Muhtemelen günü dolana kadar kendini hala anne karnında sandığı için mütemadiyen uyudu. Uyudu, uyudu, uyudu ve saatlerce, günlerce uyudu. Hemşireler ne öğrettiyse fazlasıyla yaptık. Dürttük, sarstık, memeyi ağzına defalarca uzattık, olmadı. Ten rengi de haliyle normal değildi, sarı desen değil, yeşil desen değil, sarılık sınırının hep bir tık altında ama sürekli yakalanacağız korkusuyla geçti o günler. En ufak bir tuhaflıkta doktora koştuk, boşu boşuna kan aldılar çocuğumdan. Sesini de sadece o esnada ağladığı zamanlarda duyuyorduk.
Bu 10 gün boyunca nasıl mücadele ettim? Öncelikle ben şuna inandım, ben bu çocuğu bu bedende besleyip büyüttüysem, bu çocuğu bu bedenden dünyaya getirdiysem, aynı şekilde bu bedenden onu doyuracaktım. Nasıl ki her ay gelişti, her ay bir uzvu bir organı tamamlandı, şimdi de benim vücudum onu besleyecek bu sıvıyı üretecekti bir şekilde. Bu da aslında hamileliğin bir parçası, bir uzantısıydı. Bunun için çabalamakla doğum yaparken ıkınmak arasında bir fark göremiyorum. Sadece her şey hazır olmuyor, inanmak ve çabalamak lazım. Ama annem sağ olsun çok yüreklendirdi beni. Ben sadece üç ay emmişim ve bırakmamızın sebebi benim meme başını koparmam. Ay her düşündüğümde benim içim sızlar, onun hem içi hem acıyan yeri sızlar.
***
Mama vermek gibi bir düşünce asla aklımdan geçmedi ilk etapta. Bebeğime özel ve tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla giderecek bir içecek bende varken o mama firmalarına da para kazandırmaya niyetim yoktu ayrıca. Öcü değil ama son çare. Z planı hatta. İlk yaptığım şuydu; elimle var gücümle memeyi sıkmak. İlk denemeler dramdı, sanki beyaz ojeyle nokta kondurmuşsun gibiydi ucuna. İki elimle birden yapınca birkaç damla gelebiliyordu, annem de elinde çay kaşığı ile bekliyordu önümde. Bir çay kaşığının yarısını ite kaka dolduruyorduk işte midesine girsin diye. İlke uyuduğu için emmiyordu ve hala biz harekete geçmemiştik. O on gün boyunca çay kaşığı ile damla damla, bütün gün, bütün gece, tabiri caizse iğneyle kuyu kazar gibi damla damla süt akıttık ağzına. Tek avuntum, midesinin kiraz kadar olmasıydı. Günde kırk kere "doymuştur, değil mi?" diye soruyordum.
Bu arada sağma makinesini de denedim elbette. Onu ile görüşümü hiç unutmayacağım. Fatih, Beyza ve ben oturduk inceliyoruz. O gramofon gibi olan kısma memenin sokulacağını anladık, tüm anladığımız da o kadardı. Biraz inceleyip okuduktan sonra tüm kablolar yerini buldu. Aslında çok basit bir mekanizma, hatta uzun süre benim bir organım gibiydi ama o an çok kablolu ve çok hortumlu "korkunçlu" bir makineydi benim için. Kendimi süpürgeye kaptıracakmışım gibi hissediyordum. Bilmemenin verdiği korku vardı. Çalıştırdık. Tırsa tırsa yapıştırdım kendime ve evet canım acıdı çok. Süt gelmedi. Çalışmıyor bu, dedim. İstemiyorum ben bunu, dedim. Canımın yanması geçince bir daha denemeye karar verdim. Bu kez önce parmaklarımla sıkıp, o ilk damlayı getirip öyle denemiştim. Öyle yapınca biberonun zeminini doldurduk. Bir mm yükselmiştir taş çatlasın. Ay ama nasıl mutluyuz, nasıl ağlıyorum bir yandan. Hani lohusayken o sevinçle karışık kronik hüzün vardır ya, o süt olayında onun doruklarını yaşadım işte. Böyle böyle kendimi sağmaya başlayacaktım ufaktan. Bunun bana avantajı, o sağdığım azıcık sütü annemin ya da Fatih'in de ben uyurken verebiliyor olmasıydı. Ben mütemadiyen bununla uğraşıp uyumuyordum çünkü. Sefillerin baş rolüydüm.
***

Öyle ya da böyle, zor da olsa bu on gün geçti. 20 Şubat günü geldi çattı. Yani asıl doğum yapmam gereken gün. Ben o geçtiğimiz on günde benimsediğim rutinime aynen devam ediyordum. Emzirmeye uğraşıyordum, tabii ki annem her an yanımda bana yardım ediyordu. O kadar acemiyim ki, ben iki kolumla kızımı tutarken annem meme ucumu sıkıp onun ağzına sokmaya çalışıyordu. Ne o emmeyi öğrenmişti ne ben emzirmeyi. İşte tam onuncu günde bu ısrarcı denemelerden birinde o beni kendiliğinden emmeye başladı. Kızım gözlerini açtı! Emerken yoruldu ve uyuyakaldı. Nasıl şaşkınım. İnanmazsınız ama yine ağlıyorum:D
Bu çocuk bu emmeyi nereden öğrendi? Eh işin mucizesi de burada zaten. Nefes alma gibi içgüdüsel yapıyor bunu. Çünkü artık zamanı gelmiş, çünkü onun dünyayla bağı ağzı. Oral dönemin en en başındayız. Bundan başka bir şey bilmiyor. Ağzını sağa sola sallayıp denk getirmeye çalışmasını ve koah koah diye emmesini asla unutmayacağım.
***
İki saat sonra tekrar emzirdim. Emdi. Yine yoruldu ve uyudu. Bir sağ tarafı veriyorum bir sol tarafı. iki saat, tekrar iki saat, yine iki saat... Bu da yeni rutinimiz oldu. Ve ben sadece birkaç gün sonra yıllarca tıkalı kalmış ve bir gün tamir edilmiş bir musluk gibi yere göğe süt fışkırtmaya başladım. Kızımla ilgili her şey olumlu gitti gitmesine. Kilo almaya başladı, rengi normale döndü, sarılık korkusu hayatımızdan ilelebet çıktı. Aramızdaki o sımsıkı bağ da oluşmaya başladı emmeyle beraber. Onu herkes sevip herkes uyutabilirdi, yıkayıp altını da değiştirebilirdi belki ama onu sadece ben emziriyordum, belki de bunu özel kılan buydu, bilemiyorum. Hiçbir şeye yetişemediğini hissederken emziriyor olmak belki de bana iyi geliyordu, bunu başarabilmiştim zor da olsa ve annelik görevimden birini yerine getiriyordum. Emzirmeyi ilk bundan sevdim işte.
***
Benim sütle ilk mücadelem de o dönemde başladı. Yani mücadele şekil değiştirdi. Göğüs pedleri bana vız geliyordu, neredeyse orkid takacaktım. Sürekli ıslak pijamalarımı utanmasam artık değiştirmeyecektim, neyse ki süt ekşi ekşi kokuyordu da tetikliyordu beni. Çünkü resmen yılmıştım o durumdan. Emzir koy, kalanı sağ, poşetle buzluğa at. Gece yap, gündüz yap. Vıcık vıcık akıyor. Olmayacak yere sıçrıyor. (sütünün gelmediğini söyleyenler de bunu üstünlük veya karşısındakini kötü hissettirmek için olduğunu kesinlikle düşünmemeli, yeri gelmişken. Bunlar ilk güruh, ikincisi de "Ay sus söyleme, nazar değdireceksin. Şükret işte neden şikayet ediyorsun? Süt çok ama kaliteli mi bakalım? bla bla" diyenlerdi) Emzirirken önce hazırlanıyordum, temiz bir havlu alıyordum -kağıt havlular da yetmiyor bu arada- kucağıma bir yastık, üzerine İlke, memeyi aç, ağzına yerleştir, emzir, ağzından çıkardığı an fışkıran sütü havluyla engelle, kızı yanında kim varsa ver yatırsın, kimse yoksa akan memeleri zaptetmeye çalışarak gazını çıkar, ana kucağına koy, prizin yanına geç, sütü sağ, kendini rahatlat (yapmamayı da denedim, koltuk altlarımda bezeler oldu hemen, hafif ateş yaptı), sütü hemen poşetine doldur, üzerine tarih yaz, deepfreeze at, makinayı sil baştan kaynar sularla dezenfekte et (o zaman bu biberon deterjanlarını da henüz keşfetmemiştim).
Bu durum ne kadar sürdü tam hatırlamıyorum şu an ama en az üç-dört ayım bu şekilde geçti. İnsanlıktan çıkmıştım. Al sana postpartum değresyon sebeplerinden biri. Ne zaman büyüyüp midesi genişlemeye başladı, daha çok emmeye başladı, o zaman sağma işinden biraz sıyrılmaya başladım. Tam istediğim kıvama gelmişti o aylarda. Bebeğim istiyor, ben emziriyorum, ben onu doyuruyorum, o beni rahatlatıyor, inanılmaz bir şey. Sakinleştiriyorsun çocuğu bir kere, artık kokunu alıyor, sevgini hissediyor, karnı doyuyor ve su kaynatıp tekrar ılıştıracağım derdin yok, her zaman ideal ısıda. Konforun dibi. Bu dönemden ek gıda başlayana kadar olan dönemde kraldım işte.
***

Benim anneannem Alman, ama bende Alman disiplininin a'sı yok, oysa annem de hep düzenli ve kurallı bir hayat yaşar. Bana gelene kadar ipler gevşemiş:) Ek gıdaya geçtikten bir süre sonra doktorumuz bundan böyle emme sıklığını kesin olarak azaltacağımızı söyledi. Yavaş yavaş alıştıra alıştıra önce iki buçuk saat, sonra üç saat, dört saat gibi aralıklara ulaşacaktık. İtiraf ediyorum, hiçbir zaman uygulamadım. Ne zaman istediyse emzirdim. Fatih hala söylenir bana, oyun değil bu, her istediğinde verme, der. Çünkü anlamaz o, bilemez. Vereceğim ben. Pişman değilim. 18. aya yaklaşırken hala emziriyorsam çılgınlar gibi emdiğimizden bence.
***
Emzirme konusunu hep akışına bıraktım. İstedikçe verdim. Bazen doluydu bazen boştu. Doktorun şekillendirmeye çalıştığı halini doğal yolla aldık biz. Zaten zaman geçtikçe ve onun kapasitesi arttıkça ve süt gün be gün azaldıkça spontan oluyor bu, su yolunu buluyor. İlk altı aylık sırf anne sütü periyodunu bitirdikten sonra zaten tek başına sütün yetmeyeceğini kendin de görüyorsun. Zamanla meme ara öğüne dönüşüyor. Özellikle yaşından sonra da keyif içeceğine dönüşüyor. Ama her dönem için faydası tartışılmaz. O ilk gelen sütün altın değerinde olduğunu öğrendim. Benim sütümün rengi neden turuncu diye hayıflanmak yerine sevinmek gerektiğini öğrendim, adının kolostrum olduğunu öğrendim. D vitamini haricinde bebeğe ihtiyacı olan her şeyi ama her şeyi verdiğini öğrendim. Her ay çocuğun gelişimine göre farklı bir yararı olduğunu öğrendim. Anne sütü ile ilgili hep şaşırdım, hep hayran kaldım. En çok şaşırdığım da şuydu, bebeğin tükürüğü ile meme ucunun uyarılması ve o sıvıdan anneye "benim buna ihtiyacım var" mesajının gitmesi. Mesela grip olduk, diyorlar ya emzirmeyi bırakmayın diye, evet, tam da bu yüzden işte. ben o sütü vererek onu o gripten koruyorum, bağışıklığını güçlendiriyorum, o an ihtiyacı olan antibiyotiği salgılıyorum, o yüzden grip olunca daha çok emzirmeli. Tabii gidip şap şup öpmeden, burnunun dibine girmeden.
***
7 aylıktı işe döndüğümde. Şartlar çok daha iyi olabilirdi çalışma hayatında ama Türkiye gerçekleri işte... 2 yıllık doğum iznine değinmeyeceğim bile, avmlerde bile yeni yeni bebek bakım odaları yapılmaya başladı o nedenle ben ofiste çalışan bir anne olarak ve kimselerin bana karışmadığı, istediğim an pompayı alıp boş bulduğum alanda sütümü sağabildiğim için bile şanslı sayıyorum kendimi. Ayrıca sütü saklayabildiğim buzdolabı var. Bütün gün ayakta çalışan, kısıtlı alanı ve kısıtlı izni olan annelere gerçekten Allah kolaylık versin. Bu konuya girince sinirlerim bozuluyor, gönül isterdi ki çocuk kaç yaşına gelene kadar ücretli iznimiz olsunu tartışalım ama kötünün iyisine şükretmekten öteye geçemedik henüz!
***
İşe başladıktan sonra da 7 ay kadar sağdım kendimi. İlk aylarda günde iki kez sağıyordum. Sonra günde bir sefere düşürdüm. Son üç ay kadardır da sağmıyorum artık. Makine ile tamamen yollarımızı ayırdık. İlke büyümeye başlayıp etrafa ilgi duymaya başladığına bir yandan emerken, yani meme onun ağzındayken ani hareketlerle başını dışa doğru çevirip sağa sola bakıyordu ve bunu yaparken beni bırakmadığı için çok yerimden sıçradım. Meme çatlaklarımın temellerini öyle attık işte. Sonra ofiste düzenli olarak sağmak, gün içinde hiç emzirmeden sırf makineyle temasta olmak, makine başına fenalık geçirmemek için son hızda kendine yüklenmek gibi etkenler sonucu kanlı bir döneme girmiştik. O dönem de en zorlu dönemlerdendi. Lansinohlar, garmastanlar hayatıma girdi, hızlı hızlı kendimi iyileştirip bir sonraki seansa en azından canımın yanmamasını sağlamaya çalışıyordum. Bir gün salt sağ memeyi kullanıp solu toparlıyordum mesela, ertesi gün sağı dinlendiriyordum. Baş edemediğim ve kopma raddesine geldiğim gün "pompaya başlarım, her şey yiyor zaten" diyerek sağmayı hayatımdan çıkarmadım, kovdum. O gün bugündür akşamları beni kapıdan annneee meemee diye karşılayıp emiyor, sonra yatarken uyku memesi emiyor. Sanırım bu son rutinimiz. Bundan sonrası onun bir şekilde bırakmasını beklemek. 2 yaşına kadar opsiyonu var, bırakmazsa ben düşüneceğim bir şeyler. Çalıştığım için kıyamıyorum şimdi, bana olan özlemini bu şekilde giderdiğini hissettiğim için bu kez de bu hissimden dolayı her istediğinde veriyorum. Çünkü anne yüreği.
Bu arada artık bende ne şişme ne acıma var. Önceleri bir süre emmeyince sertlik hissediyordum, artık araya ekstradan zaman da girse böyle bir şey olmuyor.


Daha fazla uzatmadan sadece üç kelime ile bitiriyorum; EMZİRMEKTEN ASLA VAZGEÇMEYİN.
Sevgiyle kalın.



Şeyma



24 Temmuz 2017 Pazartesi

Güle Güle İştah | Bir Hafta Sonu Hikayesi

Bir pazartesi akşamında, ofisten merhaba.

Ne pazartesi sendromu ya, deli misin?
Sabah ofise az da olsa 'dinlenirim' diye güle oynaya gelmiştim ama birkaç saat sonra kuzumu özleyince sabahki sevincim yerini kocaman bir özlem ve az biraz vicdan azabına bıraktı. Ama sendrom yok, ne sendromu, akşama yemek bile var.

Yoruldum bu hafta sonu. Eh normal. Çünkü iki haftadır Çeşme'si Bozcaada'sı fıldır fıldır gezip, evi de bir güzel boşladıktan sonra başta çamaşırlar olmak üzere biriken tüm işlerle yüzleştim. Yemek pişerken çamaşır astım, kız uyurken kuruyanları topladım, uyanınca beraber evi süpürdük. Onun elinde şarjlı, bende büyük süpürge, wuu wuu çektik tozları kan ter içinde. Gerçi kan ter içinde kalan bendim, o pek bir mutlu yeni 'oyuncağıyla'.

Cumartesi günü ben eve dalmadan önce bir ara anneme gittik, Fatih çalışıyordu, İlke annemde uyurken ben de alışverişe gittim, eve bıraktım aldıklarımı, geri döndüm. Tabii yemek yapmak için alışveriş de yapmak lazımdı. Onun yiyebileceği sebzeleri, meyveleri aldım. Evden uzak olduğumuz zamanlarda hep rutinin dışına çıkıp çocuğun yeme alışkanlığını bozduğum için bir an önce onu alışkanlıklarına geri döndürmek ve ona sağlıklı yemek pişirmek arzusundaydım. Ne yaparsanız yapın tatile gidince, "kendi yapmadığınız" şeyleri yedirmek zorundasınız, şayet bir evde kalmıyorsanız.

Yalnız şunu eklemeliyim, biz adadan döndük ve üzerinden tam 5 gün geçti; bu süre zarfında 3 gün anneanne ve 2 gün babaannedeydi - bizim rutinimiz böyle- ve ikisi de bana "ay maşallah, bugün şunu yedi, yetmedi bunu da yedi, bak bugün enginar denedim, hayret yedi bitirdi, vs vs" deyince mutlu olmuştum ve yemek yelpazemizin, mide kapasitemizin genişlediğini düşünüp sevinmiştim. Ama onlara "hayaller" bana "hayatlar". Şu ultra iştahlı 5 günün sonundaki hafta sonu öyle olmadı, o da bize denk geldi.

Bayıldığı krepleri kavga dövüş yedi. Video açıyorum, beğenmeyince "bas!" diyor, değiştirecekmişim, sevdiği kısmı bulana kadar dudaklar kilit. Balkabağı en sevdiği yiyeceklerden biri, onu pişirdim, bir güzel tarçınladım, ceviz ve badem rendeledim içine, ondan yediği 5 kaşığı geçmedi. Oysa hafta içi balkabağını ara öğün olarak yiyor. Sonra annemde (dikkat edin annemdeyken) şeker fasulye yedi. Yarım kase uykudan önce, yarım kase uyanınca. Bir bardak da meyveli yoğurt.

Cumartesi akşamı Fatih gelince hemen hazırlanıp dışarı çıktık. Hafta sonları tabii ki dışarıda yemek yenecek, çünkü çocuğa hava aldırmak lazım. Yeşil alanlı bir restoran bulmak lazım. Yoksa evdeki yemeklerin hafta içine kalmasıyla hiçbir ilgisi yok. Aklımdan bile geçmez. Hep yavrumuz koşsun, oynasın diye.

Arabaya bindiğimiz saniye, inene kadar "meme, meme, meme" emmeye ara verip yine "meme" diyor, ötekine geçiyoruz. Ya sabır. Araba duruyor "deeedik"(geldik). Daha önce gitmediğimiz yeşil bir alan bulduk, gittik. Hatta burada bir hamak vardı, baştan çok ilgisini çekti, kıpırdamadan yattı biz onu sallarken. Buraya kadar her şey normaldi. Masaya oturduğumuz andan itibaren kriz başladı. O kriz de pazar gününün bir sinyaliymiş, ertesi gün anladık. Patates verdik, yemedi, köfte yemedi, balkabağını yemedi, gitti kuru ekmek kemirdi, yine meme istedi. Mama sandalyesinde oturmak istemedi, yürümek de istemedi ama, video izlemek istemedi, Ali'yi de yere fırlattı. Yemeklerimiz buz gibi olurken dönüşümlü olarak bebek arabasıyla yaptığımız "sarsıntılı" yürüyüşlerle gazını aldık, oturduğumuz yerden de kol kaslarımız sızlayana kadar yaptığımız "rötüşlarla" uykuya daldı. Bir sessizlik çöktü. Birbirimize yorgun savaşçı edasıyla bakıp, gülümsedik ve romantik akşam yemeğimizi bitirdik. İlke uyanınca da kaçarak uzaklaştık oradan.



Pazar günü geldi çattı. Pazar gününün özeti şu; hayat biz planlar yaparken başımızdan geçenlerdir veya evdeki hesap çarşıya uymaz. Artık nasıl dersen... Şu son dönemde çok erken kalkmaya başladık, geç yatmamıza rağmen. Yine çok erken uyandı, Fatih ben biraz uyuyayım diye civcivle kalktı içeri gitti. Uyuyorum ama bir yandan da duyuyorum onları, tilki uykusu. Kahvaltı yaptı, uykusu geldi, uzun çabalar sonunda uyudu. Onların sesine ben kalktım. Az uyudu. Kalkınca bir şeftali yedirdim, itiraz etmedi. Ama bütün gün yediği de bu şeftali oldu!

Yarım yamalak yenmiş yemek, yarım yamalak uyunmuş uykuyla aklı olan ebeveyn sokağa çıkmaz. Karnı tok, neşesi yerinde olacak. "Neyse biraz daha acıksın yer, biraz daha yorulsun uyur"u beklerken zaman geçti tabii. Saatler geçiyor, ne uyku, ne yemek. O en sevdiği kabak yemeğini yaptım, şimdiye dek hiç yemediği olmadı. Saat 16:00'ya geliyor. Acıkmamış olma ihtimali yok. Kafa sağa sola, ağız kenetli... Yesin diye işi inada bindirdik biz de, iki yanına oturduk Fatih'le, kah oyunla, kah sesimizi oldukça yükselterek, tabağın sonlarına yaklaştık. Ara ara çenesini titretti, gözlerini doldurdu, şımarıyor sandık. Neyse, dedim bu kadar yedi ya, daha fazla ısrar etmeyelim, biraz da meyveli yoğurt yerse ona yeterli olur, dedim. Demez olaydım. O da en sevdiği şey normalde. Yarısını yine kavga dövüş yedi. Yemek işini hallettiğimize göre, artık çıkıp temiz hava alabilirdik. Mama sandalyesinden kucağıma aldım ,giyinmek üzere odaya yürürken birden öğürdü ve oluk oluk üstüme kustu! Resmen. Abartmıyorum. Saçımız başımız, kollar, bacaklar battı, adım atacağım bir alan dahi yok. Ağlıyor. Katıla katıla ağlıyor. O an öyle pişman olduk ki, öyle çaresizce baktık ki birbirimize. O vıcık vıcık halimle sarıldım ona iyice, ondan özür diledim, geçtiğini söyledim. Aptal kadın, ısrar etme işte, istemiyor işte, bir de kızıyorsun çocuğa, al hepsini çıkardı işte. Midesi bulanıyordu, toktu belki de ama bunların hiçbirini dile getiremediği için sonuç bu. Yok bir daha ısrar yok, kendime kızımla ilgili verdiğim sözlere bir yenisini ekledim. İlke sakinleşince duşa girdik, üstümüz başımız, havlular, hop bir makina daha çıktı kaşla göz arasında. Şimdi midesinin bomboş olduğundan emindik. Yemek? Teklif bile etmedik. Banyoda biraz oynadık, sakinleşti. Uykusu iyice geldi, çıkınca memede uyudu. Hep "fu" istedi sonra hep "fu. Uyanınca parkta oynadık, arabayla gezdirdik ve ağzından "mama" çıktığı ana dek yemek konusu açılmadı. Bir tabak makarna yedi. Kendi durana kadar.


Bunun sebebi ne olabilir diye düşünüyorum. Ya iki yaş sendromu başladı, ya adamına göre davranıyor, ya yeni azı dişi geliyor, ya bizim evin aşırı sıcak olmasından istemiyor, ya da "ay nazar değdi çocuğa". Bizim tutumumuz da göz ardı edilemez tabii ,bir süre böyle deneyeceğiz, önüne koyup bırakacağız, kendi isterse vereceğiz, çünkü henüz konuşamasa da ihtiyaçlarını bir şekilde bize ifade ediyor.

Şunları yazarken bir tur daha yoruldum. Üstümüzden tren geçmiş gibi...
O Bursa'da çocukla gidebileceğimiz "yeşillikli" yerler konusuna da geleceğim bir gün, umarım.
Şimdilik hoşça kalın.
İyi haftalar.

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Eyvah! Çok Kötü Düştü

Herkese merhaba.

Öncelikle hepimize kazasız belasız bir gün diliyorum. Bloga aslında tatille ilgili yazılarımı tamamlamak üzere girdim ama an itibariyle aklım evde, civcivimde olduğu için kendimi bunu yazarken buldum.

Dün gece ufak bir kaza geçirdik.

 
Ben lavabodaydım. Babasıyla beraber yatak odasındaydılar. Yatmaya hazırlanıyoruz ufaktan. Birden gümm diye bir ses duydum. Düşmelerine çok alıştırdım kendimi aslında, panik olmuyorum eskisi gibi. Ben panik olmayınca İlke de korkmuyor ve yapacağı şeye devam ediyor. O düşme seslerinden sonra ya ses gelmezdi ya da bir iki mızıldanır, "aa hadi bak ayıyla şarkı söyleyelim" dediğim an unutmuş olurdu bile.

Öyle olmadı. Gümm sesinden sonraki sessizlik hoşuma gitmedi. Birkaç saniye sonra katılma sesi duyunca, resmen klozetten olduğum gibi kalkıp yanına -tabiri caizse- ışınlandım.


Fatih hemen kucağına almış. Ne oldu? Düştü. Nasıl düşer, yanında değil misin? Yanındaydım, anlamadım, dedi. İlke "anne, anne" diye sayıklamaya başlayınca çekip kucağıma aldım. Çok kızdım Fatih'e, ama gerçekten çok kızdım. Oysa ki şimdi sakin kafayla düşünüyorum, o düşmesini ister miydi? Elbette hayır. Bu kadar sinirlenmemin ve korkmamın sebebi, onu kucağıma alırken ağzından kan gelmeye başlamasıydı. Çok az kustu kırmızı kırmızı, ya da ben o an öyle sandım, çünkü devamı olmadı; salya sümük ve kan içinde kaldık. O an elim ayağım boşaldı işte. Böylesi ilk kez oldu çünkü.

Çok hızlı hareket etmek zorundasın. Ne yapacağına karar vermek zorundasın. Sakin kalmak zorundasın. Sakinlik konusunda çuvalladım bu kez. Bir yeri mi kesildi, dişi mi kırıldı, ya kanama durmazsa, kanayan nokta neresi, çok mu canı acıyor yavrumun, çocuğa nasıl olur da müdahale etmezsin, hastaneye mi koşsak, yok önce onu sakinleştirelim vs vs vs derken bir yandan banyoda eline yüzüne soğuk su çarpıyoruz. Defalarca ağzını çalkaladık, kan durdu. Hem canı yanıyordu hem bizim gerginliğimizden etkilenmişti.
Onu fark ettiğim an topladım kendimi. Kucağıma oturttum, tamam dedim, geçti. Saçlarını okşadım, yüzünü kuruladım. Hıçkıra hıçkıra, anne, meme, anne, meme... Kalbimin nasıl ezildiğini sözcüklerle anlatamam, her hıçkırığı tokat gibiydi benim için. Yani tabii ki Allah beterinden saklasın, insanlar nelerle uğraşıyorlar...

Ağlarken ağzını açtığında zor da olsa dudağını kaldırmaya çalıştık yukarı, kesinlikle o bölgeyi elletmiyor. Sol üst dişinin üst kısmındaki diş eti mosmordu. Muhtemelen yatağın kenarında ayağı kayıp düşerken ağzı takıldı ve diş eti sıyrıldı. Ya bunları yazarken bile tüylerim diken diken oluyor.

Üstünü başını değiştirdik, ne zaman istediyse meme verdim. Sakinleşti. Sonra da yorgun düşüp uyuyakaldı zaten. Uzun süredir gece yatıp sabah kalkıyoruz ama dün gece öyle olmadı. İnledik, sayıkladık. Sonra yanıma aldım onu, sabaha kadar emerek uyudu. Umarım bu geceye özgü bir durum olarak kalır, tekrar eski sık kalkmalara dönmeyiz.

Sabah neşeli uyandı. Dudağının üstünde hafif bir şişlik ve yara var. Yarına epey toparlayacağını umuyorum. Doktora gitmedik. Ateşi, halsizliği veya başka bir şey olmadı çünkü. Başında da bir şey yoktu. Çocuklar düşe kalka büyür diyorlar ama böyle durumlarda ömründen ömür gidiyor insanın.

Ben o an yanında olsaydım olmazdı düşüncesini bir kenarı atmak lazım. Benim yanımda düşmüyor mu bu çocuk? İnsan tuvalette çişini yaptı diye vicdan azabı çeker mi? Çekmemeli. Her şey olacağına varıyor. Eminim ki bu küçük kazada ben ondan daha çok hasar gördüm. Tedbirli olmak lazım ama daha da ötesi soğukkanlı olmak lazım. Dün gece gördüm ki çocuğu korkutan şey yaşadığı kazadan çok senin tutumun.

En kötü kazamız böyle olsun.
sevgiyle kalın...

18 Temmuz 2017 Salı

Bebekle Çeşme Tatili | 1 mommy'nin notları

Çeşme tatili rüzgar gibi geçti. Kelimenin her anlamıyla. Bir haftanın göz açıp kapayana dek geçmesiyle de pöfür pöfür esmesiyle de rüzgarın hakkını verdi.



Çeşme’ye neden gidilir sorusuna ilk olarak tüm kalbimle Alaçatı’nın yüzü suyu hürmetine derim, ayrı seviyorum orayı. Sonra duyguları bırakıp, neden gidilir yerine neden çocukla gidilir'i sorar ve gerçekçi olursak; mis gibi havasına, Ilıca’nın cam gibi denizine gidilir. Mis gibi havaya değindiğim anda da şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki ben çocuğumun hiç bu kadar uyuduğunu görmedim. Günde yarım saat uyusun diye yapmadığımız şey kalmazken, burada günde üç öğün uyudu, üstelik kucağıma alır almaz ya da memeyi ağzına değdirdiği anda! Bunun yanında da Çeşme'nin taşsız, çöpsüz, tertemiz berrak denizi de çocuğu kıyıda oynatabilmek, suya sokup yüzdürebilmek adına ideal. Son olarak da Marmara Bölgesi'nden ulaşması en kolay bölge olduğu için, kısa sürecek araba yolculukları için de tercih edilebilir.

Tatile gitmeden 1-2 gün önce şu petrol sızıntısı konusundan haberim oldu. Okudum araştırdım, bu olay 2016 Aralık ayında olmuş. Çeşme'ye benden önce giden arkadaşlarıma sordum denizi, sıkıntı yok dediler, yine de tedirgin gittim. Sosyal medyayı da web haberciliğini de biliyorsunuz işte, karnın ağrıyorsa mide kanserisindir, bu haberleri de aynı tatta paylaşmışlar, yok efendim Çeşme bitmiş, deniz artık çok kötüymüş, esnaf ağlıyormuş, denizden çıkan zifte bulanık çıkıyormuş. Ay bir sinirim bozuldu, sormayın. Rezervasyonu yapmışız, hatta otelin parasını bile ödemişiz, izinler tamam, bütün hücrelerimiz tatiiill diye bağırıyor, çıkacak haber miydi bu şimdi?


Hazır şu an tam yazın ortasındayız ve diğer yarısında Çeşme'ye gitme planı yapan aileler varsa ben bir hafta 17 aylık kızıyla kalmış bir anne gözüyle yazıyorum; bilhassa ilk 4 gün cam gibi pırıl pırıl bir denize girdik, zifti geçtim, bir tane yosun bir tane çöp ve hatta bir tane taş bile yoktu. Denizde durum böyle. Esnaf ağlıyordu haberine de dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla şunu söyleyeyim, o kadar kalabalık ki belki de yetişemediklerinden ağlıyorlardır! Çarşıda, Alaçatı'da, Çeşme Marina'da adım atacak yer yok. En sakin yer Ilıca, oraya bile Şevki'ye kumru yemeye gidiyor millet. Çeşme, bildiğimiz Çeşme, hevesiniz kursağınızda kalmasın. Sadece tarih seçimi yaparken hava durumunu kontrol ederseniz iyi olur. Yağışsız ve rüzgarsız günleri seçmeye özen gösterin. Çünkü biz ikinci yarıyı uça uça tamamladık.

Tabii her zaman hava şartları ön görülemiyor. Yağış yoksa sıkıntı yok, rüzgarlı havada da bir şekilde alternatif bulunuyor. Biz ne yaptık? Otelin plajı rüzgardan çok dalgalandığı ve yüzümüz gözümüz kum olduğu için, İlke'yi de henüz havuza sokmadığımız için, gündüzlerimizi keyifle ve otelin rahatlığında geçirebileceğimiz, kalan günlerimizi değerlendirebileceğimiz beachler aradık. Bölge olarak Aya Yorgi kuytu oluşuyla bir numarada. Alaçatı, Ilıca ve Boyalık tarafları uçuyor olsa da orası sakin kalıyor.

Çeşme'de Beachler


Babylon Beach:
Aya Yorgi'de. Kocaman çim alan üzerinde. Beach bar mevcut, fiyatları da çok abartı değil. Giriş ücreti 65 TL, karşılığında şezlong ve dilediğinizce minder alabiliyorsunuz. Minder olayı özellikle çocuk uyuyunca muhteşem. Çok geniş oldukları için üzerinde rahatça yatırabilirsiniz, düşme tehlikesi de yok. Çim alanın bittiği yerde merdivenlerden inip kıyıya gidebilirsiniz. Kıyılar taşlı ancak birkaç adım sonra tamamen kum. Deniz pırıl pırıl ve kuytuda kaldığı için rüzgardan pek etkilenmiyor. 10 üstünden 10 veririm, çok rahat ettik, güzel vakit geçirdik ayrıca WCler tertemizdi.

Sole& Mare: Bu da Aya Yorgi'de. Yoldan giriş tarafında Babylon'dan biraz ileride gibi görünüyor, altta, deniz tarafında birleşiyorlar, yan yanalar. Yalnız çiftlere öneririm, yandan bakınca eğlence orada gibi görünüyordu, çocuklulara önermem çünkü denize platformdan girilebiliyor yalnızca.

Marrakech: Kapanmış, Tren olmuş. Adult only. Ayrıca platform. Eledik.

CopaCabana: Altınkum'da. Tertemiz pırıl pırıl denizi ve saf kumu, çim alanı, locaları, şezlongları, minderleri ve çok geniş alana sahip oluşu açısından öneriyorum. Dikkat: su burada epey soğuk.


Zio Beach:
Alaçatı'da. Üstelik burada olmasına rağmen rüzgar yoktu. Şu an için en popüler yer, adım başı bir ünlü görebilirsiniz. Suyun içindeki hamakta fotoğraf için sıraya giriyorlardı:)) Denizi yine temiz, berrak, plajı sırf kum. Ama şöyle bir sıkıntı var, çok kalabalık ve şezlongları o kadar öne çekmişler ki suda yürüyecek bir alan bile yok, doğrudan bileklerinin üzerinde suya girmek zorunda kalıyorsun. Burada da kum plajdaki şezlonglar çok hoşuma gitti, tek kişilik yatak gibiler. Birkaç merdiven çıkınca çim alanda minderler var ve havuza da girebilirsiniz. Girişi 50 TL ve bir içecek dahil.



Şimdi otel konusuna geliyorum. Miplaya by Corendon'da kaldık, Corendon zinciri hakkında hep iyi duymuştum. Rezervasyonu yapmak için açıkçası geç kalmıştık, bu otel hem Boyalık'taydı, hem standart boş odası vardı (diğer otellerdeki upgrade odalara dünya para vermek ne gereksiiizz), hem fotoğraflarına bayılmıştım hem de her şey dahil konseptteydi. Instagramda otelle ilgili çok fazla mesaj aldım. Şöyle söyleyeyim, otelde değil de bir tanıdığımızın yazlığında kalıyormuşum gibi hissettim. Denizine, plajına lafım yok. Tüm staff turizm öğrencisiydi, hepsi çalışmaya hevesli ve güleryüzlü stajyerlerdi ama bu profesyonel oldukları anlamına gelmiyor. Mesela check in yaparken adımızın görünmediğini söyledi oradaki kız. Elimizde konfirmasyon numarası falan var. Neymiş, soyadımızda i harfi geçiyormuş ama ı olarak aratması lazımmış. Yani bu çok fazla detay ama başımıza geldi mi geldi. Bunu ona ben öğretmek zorunda değildim, kendi akıl etmeliydi. Yemekler yetmez ama evetti, zaten çoğu akşam dışarıda yemek yediğimiz için her şey dahil otel aradığımıza da pişman olduk. Oda kahvaltı almak daha mantıklı olacakmış. Otelde kalırsan extra olarak al, kalmadığın zaman da boşuna ödeme işte. Banyo çok küçüktü ve az su akıyordu. Büyük problem. Sırf bu yüzden önermiyorum işte oteli. Çeşme'ye gidecekseniz Sheraton veya Ilıca otel diyorum. Bu da bize ders olsun. Tatil tarihlerinizi erkenden belirlemek gibi bir şansınız varsa hemen rezervasyon yapabilirsiniz.


Son olarak naçizane tavsiye, Alaçatı'da yemek yerseniz bir akşamınızı Yasemin'in Mutfağı'na ayırıp, kaya levreği deneyin derim. Biz bir yere gittiğimizde alışkın olduğumuz tatlardansa, oraya özel bir şeyi denemeyi severiz. Çok sempatik bir şefleri vardı, herkesle tek tek ilgilenip muhabbet ediyordu, onun önerilerine bıraktık kendimizi. Kaya levreği, yanına da mezelerden Atatürk salatası ve kızarmış vişne. Ay siz siparişi verin ben hemen geliyorum!

Herkese iyi tatiller.
Sevgiyle kalın